İçeriğe geç

Dilara Peksaygılı Yazılar

BİR ASIR

 

 

 

Bundan tam yüz yıl önce bir mum yandı Samsun’da. Zifiri karanlıkta yanan bu mumun cılız ışığı büyüdü, meşale oldu. Meşaleler çoğaldı, ateş oldu. Ateş güçlendi, güneş oldu. Güneş doğdu, yoktan bir ülke kuruldu.

Bir hilal uğruna batan güneşlerin ışığında Türkiye Cumhuriyeti kuruldu.

Uyan Türk Gençliği! Bil, bastığın toprağın ne fedakarlıklarla kazanıldığını. Hatırla vatanı uğruna canını veren kahramanları. Öğren geçmişini, yad et Atanı. Bir asır oldu Mustafa Kemal ‘Atatürk’ olalı.

Bak bayrağına. Binlerce şehidin kanı var ay yıldızının etrafında. Unutma; daha on beşinde cepheye koştu yüzlerce fidan, senin hayatın uğruna. Sakarya’nın kana bulanan suyunda kaybolan hayatları, gözünden sakındığı yavrularını kurtuluş uğruna kaybeden anaları unutma. Onların gözyaşı var bu topraklarda. Sen Türk gençliğisin, unutma! Atatürk kurtuluş meşalesini yakalı tam yüz yıl oldu; uyan, uyuma!

Biz Türk istikbalinin evlatlarıyız. Samsun’dan İzmir’e uzanan yolu bir elinde silah, diğer elinde idam fermanıyla yürüyen kahramanın kanındanız. Amasya’da, Erzurum’da, Sivas’ta varız. Gençliğe Hitabe’yi vasiyet kabul eder, emanetimize sahip çıkarız. Tarihimizi unutmayız.

Biz Atatürk’ün evlatlarıyız. Hürriyetle doğduk, cumhuriyetle büyüyoruz. Atatürk’le yaşıyor, onun ışığında yürüyoruz.

Yorum Bırak

SEN

                                                                           

Biz kimiz? Ne için geldik? Ne uğruna yaşıyoruz bu dünyada? İyi miyiz, kötü mü?

Kimiz biz?

Birçok insan bu tip sorularla boğuşur yaşamı boyunca. Kendini tanımaya, yeteneklerini keşfetmeye çalışır. Hayata karşı oluşan beklentilerinin etkisi ile kendini geliştirmeye – değiştirmeye uğraşır. Kimi çok sever kendini, kimi ise kabullenemez benliğini.

Bazıları dış görünüşünü beğenmez, çeşitli yöntemler ile değişmeye çalışır. Bazıları ise düşüncelerini, tavırlarını, hayata karşı bakışını… Ruhunu sevmez, kabullenmez. Kendi ile savaşmaya, imkânı olmayan değişimler yaratmaya çalışır. Aldığı nefes zehir olana dek devam eder.

Çıkmaz yola girdiğinde ise kaçış yolu olarak yer altını seçer. Girdiği karanlık yolun onu aydınlığa çıkaracağını ümit eder. Kendine verdiği zararın farkında olmaz.

Her insan zamanla değişir. Edindiği tecrübeler onu geliştirir. Büyüdükçe fikirleri, hayata baktığı pencere değişir. Ama ne olursa olsun ruhu değişmez.

İnsan iyisiyle kötüsüyle ‘ben buyum’ demedikçe kendine takılmaktan hayatı yakalayamaz. Düşünceler denizinin akıntısı onu izleyicisi olacağı bir hayatın başkahramanı yapar. Kendi seçimlerini yaşamayan bir insan hayatı anlayamaz.

Unutma, sen kendini reddedersen hayat seni kabul etmez.

Yorum Bırak

          ÇANAKKALE RUHU

                                                   ÇANAKKALE RUHU

Bir tarihtir Çanakkale. Binlerce kahramanın her bir satırını kanlarıyla yazdığı. Dillerden  düşmeyecek bir destandır Çanakkale. Nesiller boyu unutulmayacak fedakarlıkların yapıldığı, gencecik fidanların toprağa karıştığı. Bu vatanın kalbidir Çanakkale. Annelerin evlatlarını kınalar yakarak cepheye yolladığı, kana bulanmış toprakların koca bir nesle mezar olduğu. Mehmet Akif’in de dediği gibi “ Bir hilal uğruna güneşlerin battığı” yerdir Çanakkale.

Metrekare başına 6000 merminin düştüğü, 250 bin askerin şehit olduğu bir savaştı bu. Kurşunu kalmayınca düşman üzerine taş ile yürüyen kahramanların olduğu, tarihin akışının dökülen kanlarla yerle bir olduğu.

Eski Dünya Yeni Dünya, bütün akvam-ı beşer. / Kaynıyor kum gibi ,tufan gibi mahşer mahşer.

Öyle bir cephe düşünün ki siperler arası 8-10 metre. Kimsenin kurtulma şansı yok. İkinci siperdeki askerler şehit olanları görüyor, aynı kaderi paylaşacağını biliyor ve göz göre göre ölüme yürüyor. Kimileri Kuran-ı Kerim okuyor, okuma bilmeyenler ise Kelime i Şehadet getiriyor.

1.Dünya Savaşı’nın bütün cephelerine bedel bir cepheydi bu. İngilizlerin 200 yıl sonra ilk defa mağlup olduğu.

Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker! / Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer.

Bu savaşta yorulan sadece askerler değildi. Doktorların fedakarlıkları unutulacak gibi değildi. Savaş sırasında ümitsiz vakalarla hiç ilgilenilmemiş, kurtulma şansı olanlara öncelik verilmiştir. Bir Türk doktorun önüne kendi oğlu getirildiğinde “ Kurtulma şansı yok.” diyerek diğer hastayı istemiş ve oğlunun mezarına ancak bir gün sonra gidebilmiştir.

Ulusları birleştirmiş bir cepheydi bu, küçücük bir yarım adanın nice evlada mezar olduğu.

Çehreler başka, lisanlar, deriler rengarenk; / Sade bir hadise ortada vahşetler denk.

Yabancı teğmenlerden biri anlatıyor. “Gözlerimizin önündeki manzarayı anlatmak olanaksızdı. Filikalar hemen hemen birbirine yanaşmış olarak kıyıya kadar uzanıyordu ve içleri parçalanmış cesetlerle doluydu. Sonuncu filika ile kıyı arasında cesetlerden bir iskele vardı. Ölülere basmadan kıyıya çıkmam mümkün değildi ve koyun suları kandan kıpkırmızı kesilmişti.”

Satırlara sığmayacak bir destandı Çanakkale. Liselerin şehit olan öğrencileri sebebiyle mezun veremediği, tüm Anadolu’nun seferber olduğu. Mehmet Çavuş’un, Seyit Onbaşı’nın, Yahya Çavuş’un, isimsiz kadın kahramanların kanlarıyla yazdığı.

Büyük Usta “Gömelim gel seni tarihe desem sığmazsın.” demiş. Ben de nesillerden beridir kanımıza işlemiş bu ruhu dile getiren bir diğer satırıyla bitirmek isterim yazımı.

Asım’ın nesli.. diyordum ya.. nesilmiş gerçek; / İşte çiğnetmedi namusunu çiğnetmeyecek.

Yorum Bırak

YAŞAMIYORUZ-

 

 

 

İnsan aldığı nefes kadar mı vardır gerçekten? Ciğerlerimize dolan hava mıdır yaşadığımızın kanıtı? Sahi ya, kim demiş “gerçekten” yaşadığımızı?

Düz bir bakış açısıyla düşünelim; nefes alıyoruz, yemek yiyor, geziyor, uyuyoruz. Varız, evrende bir yerde duruyoruz ama hayatı gerçekten yaşamıyoruz.

Bir günümüzü düşünelim.

Daha yataktan kalkarken somurtuyoruz. Hele de o gün hafta içiyse ve okula/ işe gidilecekse… Söylenmelerin bini bir para. Baştan fiyasko.

Evren senin ona yolladığını sana gönderir. Mutsuz bir suratla güne başlayan bir insanın günün kalan kısmından beklentisi ne olursa olsun, fark etmez. Evren, o kötü enerjiyi aldığında geri vermek için öyle uzun süre beklemez. Yepyeni bir sabaha uyanmışsın, hala hayattasın. Şükür edeceğine küfür ediyorsun!

Başka bir soru. Kaç kere gülümsüyoruz içten bir şekilde?

Dikkatinizi çekerim; kaç defa güldüğünüzü değil, kaç kere içtenlikle gülümsediğinizi soruyorum. Çünkü hepimiz gün içinde birçok şeyi saklamak için gülüyoruz. Öfkemizi, üzüntümüzü, sıkıntımızı… Diğerleri görmesin diye “mutluyum ben” maskesinin ardına sığınıyoruz. Yani, aslında gülerken bile ağlıyoruz.

Peki, gün sonunda iç dünyamızla baş başa kaldığımızda hangimiz huzurlu hissediyor? “Bugün çok güzeldi. Yarın daha da güzel olacak.” diyen kaç kişi var? Kimler yaşadığı günden memnun olarak uykuya dalıyor? Kaçınız gün bitip gecenin karanlığı çöktüğünde ‘keşke’lerle boğuşmuyor? Kaç kişi yeni güne umutla bakıyor?

Hadi şimdi düşünün biraz. Var mı tüm sorulara olumlu yanıt veren? Ben cevap vereyim mi sizin yerinize? Yok. En az bir tanesi size kendinizi hatırlatıyor.

Peki neden? Çünkü yaşamıyoruz. Nefes alıp veriyor, hayatımıza devam ediyoruz. Bir olayın güzel yönlerine bakmadan önce kötü yönlerini görüyoruz. Taktığımız maskelerin ardında günlerimizi geçiriyor, bir rutini devam ettiriyoruz. Hayattayız ama yaşamıyoruz.

 

 

Yorum Bırak

-KADIN BEYNİ & ERKEK BEYNİ-

 

                                         

Selamlar olsun!

İnsanın içini bunaltan yaz sıcakları sonbahar rüzgarlarına kapılıp uzak diyarlara gitti. Okullar açıldı, yeni dönem başladı. Bu kız da defterini eline aldı. Uzatmadan mevzuya giriyorum. Hazır mıyız ahali?

Bugünün yazısı, yüzyıllardır üzerine düşünme çabasına girenlerin beyinlerini kısık ateşte pişire pişire yakan çok nadide bir konu hakkında. Kadın Beyni VS. Erkek Beyni!

Birbirinden yüz seksen derece farklı iki ayrı türün birlikte yaşadığı şu dünyada böyle bir konunun arıza sebebi olması işten değil zaten. Evet başlıyoruz.

Neymiş? Kadınlar çok ayrıntıcıymış. Nerede gereksiz bir konu var ona takıyormuş. Yok efendim cümle altında anlam arıyormuş, geleceğe dair planlar kurup duruyormuş, muş muş muş…

Gülüyorum. Vallahi gülüyorum.

Bütün erkeklerin ağzında da aynı laf. “Biz kadınları anlamıyoruz.” Yahu, yüzyıllardır süren “Kadın erkeğin üst sürümüdür.” muhabbetleri boşuna mı? Sen niye üst modelinin işlemcisini çözmeye çalışıyorsun? Bak Iphone4’e, hiç deniyor mu IphoneX’in yaptıklarını? Denemiyor. Niye? Çünkü biliyor, istese de yapamaz.

Örneği abes bulanlara sesleniyorum; hiç kusura bakmayın, cuk oturdu. Erkek denilen canlı bir laf etmeden önce salise bile düşünmezken, kadın o cümlenin sonucunda karşı tarafın ne tepki vereceğini hesaplayıp bir sonraki hamlesini bile hazırlamış oluyor.

Ayar olduğum bir konu daha; kadınlar çok dedikodu yapıyor! Evet, yapıyoruz. Yapıyoruz da… Size ne? Siz iyi gözlemci değilseniz, gelebilecek potansiyel tehlikenin farkına varamıyor ve ufo görmüş masum dünyalı misali etrafınıza bön bön bakıyorsanız biz ne yapalım?

Sıradaki cümlem “Bu ne alakaydı şimdi?” diyenlere geliyor. Bu da düşünme sisteminin bir farkı. Çorak arazi misali dümdüz olan erkek beyninin “dedikodu” gibi alengirli bir kavramı algılaması beklenemez zaten. O, kadın beyninin içeriği. Erkek beyni sistemine almaya çalışırsa kod hatası falan olur. Hafazanallah sistem çöker sonra.

Efendim sözün özü; algılayamadığınız bir şeyi dışarıdan yorumlamayın. Göremediğiniz şeyin perde arkasını merak etmeyin, bilmediğiniz konular hakkında bir zahmet konuşmayın.

Hadi sağlıcakla!

 

Yorum Bırak

    -CEHENNEMDE LOCA-

                                                  

Sinirliyim ahali sinirli! Attırdılar tepemi. Günlerdir dört dönüyorum vallahi. Bu defaki yazıma yıllar önce izlediğim bir dizide gördüğüm karakterlerden birinin kalıplaşmış bir lafını biraz değiştirerek  başlamak istiyorum.

Bakın efendim, ben hayatta üç tip insandan nefret ederim.

1- Kendi acizliğini eşini ve çocuklarını döverek kapatmaya çalışan sözde koca/babalar.

2- Sorumluluklarını içki şişelerinin dibine batırıp kendini içki, sigara ve beterlerine bulaştıran insanlar.

3- Daha reşit olmamış bir çocuğun direksiyon başına oturtulmuş olmasını normal karşılayanlar.

Sevmediğin ot burnunun dibinde biter misali bu üç madde birden pek uzaklarımda olmayınca ben bunu yazı malzemesi olarak kullanmayayım da ne yapayım siz söyleyin a dostlar!

Gerçekten anlamıyorum. Bir ‘insan’ nasıl olur da ‘sevdiği’, canım dediği insanlara “Canın çıksın!” der? Nasıl el kaldırabilir? Nasıl döver? Canından bir parça olana nasıl şiddet uygular? Var mıdır bunun kabul edilebilir, sineye çekilebilir bir tarafı?

Acizliğinin altında ezilen kalp yoksunu varlıkların kendini güçlü gösterme çabası…

Peki bir insan nasıl göz göre göre kendine zarar verebilir? Yahu o sigara paketlerinin üstünde Sürahi Nine’nin bile okuyabileceği bir şekilde “Sigara öldürür!” yazıyor. E kusura bakmayın ama durum bu iken yine de o paketi alanlar ya kör ya da enayi oluyor.

İçki ise apayrı bir mevzu. Bile isteye beyni uyuşturmak nasıl bir zekanın hatalı ürünü? Kafan uyuşunca sorunların yok mu oluyor? Ya da yiyeceğin her halt için sığınma bahanesi mi yaratmış oluyorsun? Neyin kafasını yaşıyorsun? Bir de bunları sürekli kullanıp “Ben bağımlı değilim.” diyenler yok mu… Asıl bağımlılar onlar zaten. Su niyetine içki iç, günde bir paket sigarayı bitir. Ama bağımlı değilsin. Tabi canım tabi.

Gelelim tepemi hepten attıran mevzuya. Bir ebeveyn nasıl olur da çocuğunu canını hiçe sayabilir? Gencecik bir çocuğu suça teşvik etmek hangi vicdana sığabilir? Kirlenmemiş bir ruh nasıl kör kuyuya atılabilir? Böyle bir suç nasıl normalleştirmeye çalışılabilir?

Bu üç tipten biriyseniz hayatınız hiç hayırlı bir yolda değil demektir. İki maddeyi birden barındırıyorsanız zebani boynuzlarına ön hazırlık yapmanız önerilir. Üçü bir aradaysanız cehennemde locanız hazır demektir. Hadi hayrını görün!

Yorum Bırak

İÇİMİZDEKİ TEYZE

 

                                                           

Selamlar olsun! Yine bu tarz yazılarımda bir rutin haline gelmiş girizgahımla başlıyorum. Son otuz altı saatimin beni sıkıntıdan balona çevirmesinin sonucu olarak yine kendimce cins bir konu buldum. Çünkü şiştiğim kadar şiştim, kafayı başka yere yormazsam birisinin kafasında patlayacağım. Uzatmadan konuya giriyorum.

Duyuyor musun ey ahali!? İçindeki teyzeyi duyuyor musun?

Hiç öyle “Ne diyor bu manyak?” diye bakmayın bön bön. Kiminiz farkında bile değil belki; ama içeride bir yerde bacak bacak üstüne atmış, yanında çekirdek kasesi, buruşturduğu meymenet fakiri suratıyla günde bilmem kaç öğün bizi darlayan bir teyze var. Gün içindeki birçok hareketinde çitlediği çekirdeğin kabuğunu yüzüne yüzüne tükürmek suretiyle senin enerjini emen bir tip bu.

Nefes alsak “Burundan değil ağızdan alacaktın zekâ yoksunu!” diyebilecek kapasiteye sahip; nereden bulup aldığını bilmediğimiz lüzumsuz yetkisiyle bizlere yol-su-elektrik misali baş ağrısı- yorgunluk ve sinir olarak dönen bu mübarek teyze, insanı “Kör kuyularda ışıksız kalasın inşallah!” diye avaz avaz bağıracak noktaya getirdiği raddede çarşı pazarda desenli huni arama girişimleri başlar.

Eh, o zaman da “Hop dedik! Ne oluyoruz?” demiyorsak geriye ancak hayırlı olsun demek kalıyor. Nur topu gibi bir baskın iç sesiniz oldu! Bol delirmeli günlerde kullanın! Yahu sen buna dur demediğin sürece o senin kendi sesini bastıracak.

E ne diye bu eziyet kendine? Beddualarla üfürükçü teyzelere döneceğine “Nerede benim koli bandım?” diye aranıp kapasana çenesini o teyzeciğin. Sen kalkıp da emek sarf etmediğin sürece o teyze susmayacak. Oturup beklemen bir işe yaramaz. Çünkü o teyzenin uçak modu ya da sessiz tuşu yok.

Ya kendini dinlersin ve gerçekten içinden geldiği gibi davranırsın. Ya da o teyzenin cırtlak sesine katlanmayı kabullenir, hayatın boyunca o çekirdek kabuklarını suratına atmasına maruz kalırsın. Seçim senin.

Yorum Bırak

HOŞGELDİN İLK AŞK

                                                      

Ne hikayeler anlatılır, şarkılar söylenir aşk üzerine. Şiirler, destanlar, masallar yazılır. Hepsinde ise anlatılan aşk bambaşkadır. Bu defa kişiden kişiye, kalpten kalbe değişen o mucizevi şey pek eğlenceli bir masalla çıktı karşımıza.  Başrolde ise aşk vardı. Tabi yine bin bir haliyle…

Kıskanç Gökhan’ı, Çapkın Sinan’ı, Oğuz’u, Barış’ı, Ali’si ve Sırık Oğlan’ın Amazon Kızı, Gamzeli Kahramanı’nın Küçük Titan’ı, Çetesinin Başkanı Yaprak Ayvazıyla rengarenk bir masala daldık.

Aşk denilen şey Oğuz gibidir. Gülmek, güldürmek, eğlenmektir. Ufacık birşeyden bile gülmek için neden bulabilmek, sevdiklerinin yüzündeki gülümsemenin nedeni olabilmektir.

Aşk bazen Sinan gibidir. Tüm bildiklerinin yerle bir olması, kullanacak taktiğinin kalmamasıdır. Kalbinin değişen ritmiyle yönünün şaşması, ezberinin bozulmasıdır.

Aşk kimi zaman Gökhan gibidir. Sevdiğin uğruna saçmalamak, kıskançlığın verdiği yetkiye dayanarak yaratıcılığın sınırlarının zorlamaktır.

Aşk aslında Ece gibidir. Kuralların, formüllerin, taktiklerin işlememesidir. Doğallığa inanmak, yapmacıklıktan kaçıp içtenliğe sığınmaktır.

Aşk Barış gibidir. Anın tadının çıkarmak, hayatın içindeki eğlenceyi bulmaktır. Zor olsa bile vazgeçmemek, kapalı olan kapıları teker teker açıp sevdiğinin karşısına dikilmektir.

Aşk Ali gibidir. Sevdiğini kaybetmekten korkmak, için yansa bile susmaktır. Yüreğin onu kaybetme ihtimaliyle yanıp tutuşurken acını saklamak, gözyaşlarını içine akıtmaktır.

Ama aşk en çok da Yaprak gibidir. Doğal, samimi, hesapsızdır. Çizilmiş kalıplara inat kendinden şaşmamak, kalbinin sesiyle yol almaktır. Diğerleri gibi değil, kendin olmaktır.

2 kitap ve 2 filmden sonra her telden rengi ve sesiyle bu sefer dizi olarak karşımıza çıktı 4N1K. İzleyenlerin kimisi tanıyorken karakterleri, kimisi ise hiç bilmiyordu hikayeyi. Ve en tatlı gülümsemeleriyle çete yeniden merhaba dedi. Eh, masal bu ya kitabın kapağı açıldı. Ve çetenin maceraları son hız başladı.

İlk Aşk ekranlarımıza hoş geldi…

 

 

 

 

Yorum Bırak

TEK KİŞİLİK DEV KADRO: KAYNANA

 

 

                                             

Hayırlı haftalar olsun efendim! Bu hafta yine tek kişilik dev kadro olan bir komedi malzemesiyle karşınızdayım. Kendisi, doğasına yabancı bir madde tespit ettiğinde on kaplan gücünde laf sokan mübarek bir insan. Tahmin edin kim? Kaynana!

İster meleklere taş çıkaracak kadar iyi olsun. İsterse şeytana pabucunu ters giydirsin. Hiç fark etmez. Bütün kaynanaların teması aynıdır. “Canım oğluşum ve gelin…”

Müsaadenizle klişe bir benzetmeye biraz yorum katarak yazıyı daha da ilginç bir hale getirmek istiyorum. Bebeği gecenin bir yarısı uyandığında uykulu sesiyle ona ninniler söyleyen soliste anne, onlara horultularıyla ritim tutarak eşlik eden bateriste baba ve orta yerde durup “Ay o çocuk öyle mi sallanır? Beceriksiz ayol bu gelin!” şeklinde atıflarıyla zaten gerilmeye müsait olan ortamı keman yayı misali geren orkestra şefine kayınvalide denir.

“Ben kaynanam gibi olmayacağım. Ben modern kayınvalide olacağım. Gelinim kızım gibi olacak.” diyeni bile tornistan yaptıran bir mevkidir bu. Yavaş yavaş yükselmek yoktur. Nikah defterine imzalar atıldığı andan itibaren kaynanalıkta  “Ordinaryüs Profesör” rütbesine yükselir kendileri.

Değişmeyen altın kurallardan biridir; normalde yenilen her yemek gelinin evinde kaynanamızın midesinde alerji başlangıcı verir. Dışarıda Agop’un Kazı misali, ne şartlarda yapıldığına bile bakmadan herşey yenir. Gelinin sofrasına gelince o çöp öğütme makinalarına taş çıkartacak mide hata kodu verir.

Yahu a mübarek şahsiyet! Nedir senin şuncağızımla derdin, ne istersin? “El insaf.” dedikleri yok mudur literatüründe senin? Tamam; oğluşunu besleyip büyüten, bu günlere getiren sensin. Elin kızı kalkıp geldiğinde rahatsız olmana yoktur diyecek kelamım, edecek itirazım. Ama yazık değil midir o kızcağıza? Yok mudur onun da canı? Yaptığın mırın kırınların, şekilden şekile soktuğun gül cemalinin var mıdır bir getirisi?

İşin şakası, lakırdısı bir yana gerçekten pek bir eğlencelidir kendileri. O doğal aksi, sevimli tehlikeli halleriyle yoktur mizahta rakipleri. Eh, derseniz ki nedir bu kızın bu konuda yazma sebebi; cevap en baştan bellidir aslında kelime aralarında gizli. Eğlencedir efendim eğlence! Şu sıcak yaz günlerinde en tatlı amaç yüzlerinizde oluşacak bir küçük tebessüm, samimi bir gülümsemedir.

Etrafımdaki kaynanalar! Şayet ki bu yazıyı okursanız bilin ki yoktur sizinle bir alıp veremediğim. Eğlenmektir bu konuyu seçmekteki tek derdim. Hepiniz canımsınız! Bunu da böyle bilin.

Yorum Bırak

AĞLA KARADENİZ

 

…Ağla Karadeniz ağla

Yitip giden sevdama ağla

Ağla Karadeniz ağla

Kor ateşle yanan yüreğimi dağla…

 

Güçlüdür Karadeniz, yılmaz davasından. Vazgeçmez sevdasından, sevdalandığından. Bırakmaz tuttuğu eli, dönmez sözünden asla geri.

Yıllarca soluk benizli bir canavarın hapishanesinde umuduna tutunup savaşmış Mavi Tüylü Geyik özgürlüğüne kavuşmuş, sevdasını bulmuştu. Nefes’in ilk defa bir ailesi olmuştu. Yaralarını saran, kanayan ruhuna şifa olan sevdasının yanında yeniden hayat bulmuştu, İnanmıştı; başaracaktı, çıktığı bu yolun sonunda mutluluğu bulacaktı.

Ama yaktığı o umut ışığı Soluk Benizli’nin fırtınasının kurbanı olmuştu. Kaybedeceğini anlayan Vedat alamadığı nefesi dört duvar arasına mahkum etmek, aldığı nefeste boğulmasını sağlamak için savaş başlatmıştı.

Sevdasıyla ailesi arasında kalan Tahir ise yüreğine vuran hırçın dalgalara rağmen direniyordu. Nefesi özgürlüğünden olmasın diye sevdasına hasret kalmaya razı oluyordu. Enselerinde olan soluk benizli canavarın kirli nefesine rağmen yılmıyordu. Ailesini, Nefesini kurtarmak için elinden gelen herşeyi yapıyordu Mavi Tüylü Geyik’i küçük ceylanına kavuşturamamanın acısıyla yanarken yüreği.

Çözüm belliydi. Bir nefes uzaklıktayken birbirlerine, çocuklarına hasret kalmaktansa bir arada kalıp memleket hasreti çekmeye razı olmak zorundalardı.

Nefes yeni kavuştuğu ailesinden ayrılmak istemiyordu. Onun yüzünden hapse düşmüş abisini geride bırakıp gitmek içine sinmiyordu. Tahir’in onu kurtarmak için memleketine hasret kalmayı kabullenmesine gönlü razı olmuyordu. Kalbi ikiye bölünmüştü. Bir yanı oğlu için herşeyi göze almaya razıyken diğer yanı ailesini geride bırakamıyordu.

Ama ne yazık ki o canavar yuvasını ona zindan etmeye kararlıydı. Nefes Karadeniz’den gitmek zorundaydı. Vedat sahip olamadıklarını yok etmek için son kalan gücünü kullanmaya hazırdı.

Ailesiyle geçirdiği ilk bayram sabahından sonra yaşlı gözleriyle veda etti yuvasına. Sevdasına hasret kalacak olmanın acısıyla yanan yüreği ailesine veda etmenin hüznüyle yeniden burulmuştu. Her vedayla yüreğine atılan düğümler nefesini keser olmuştu. Gizlice girdiği araba bagajında merhaba dediği Karadeniz’e yine aynı şekilde veda ediyordu. Onu Rusya’ya götürecek gemiye bir araba bagajında gidiyordu.

Ama gerçeğin acı tokadı gizlendiği yerde onu bekliyordu. Gemiye gizlenmiş canavar pençesini geçirmek için hazırdı. Karadeniz’in hırçın dalgalarının ortasında yıllardır ölü bildiği kızının aslında yaşadığını ve uzun zamandır bir nefes uzaklığında olduğunu öğrenmesi en acı dalgayı vurmuştu yüreğine. En güvendiğinin bu sırrı ondan sakladığını öğrenmekse daha da derinleştirmişti vuran yerin izini.

Vuran dalganın sızısıyla yanarken yüreği, sevdasını elleriyle ölüme götürmek zorundaydı kurtarmak için çocuklarının geleceğini. Gözünden akan her damla yaşla kesilirken nefesi; nefes olduğu adamın ölümünü seyredecek olmanın acısı kanatıyordu geçmişini, şimdisini, geleceğini.

Tahir’se çocuklarının geleceği için ölüme gitmeyi göze almıştı. Nefesinin kurtulduklarında onu terk edecek olmasına rağmen “Yaşaman, özgür olman yeter.” diye düşünecek kadar fedakar olan o yürek nasıl olur da çocuklarını bile bile ateşe atardı ki?  Nefes “Özür dilerim.” dediğinde bir an bile tereddüt etmeden vermişti cevabını. “Tabi ki çocuklarımız.” demişti. Çünkü anne babalar için çocuklarının hayatı her şeyden değerliydi.

Ve Karadeniz’in serin sularına kor bir ateş misali düştü Deli Tahir. Çocuklarının hayatı uğruna ölüme atladı. Ardında ise Nefesinin acı feryatları, değdiği yeri yakan gözyaşları kaldı.

Nefes ve Tahir’in hikayesi yarım mı kalacaktı? Nefes’in Kahramanı hapsolduğu derin dalgalardan kurtulacak mıydı? Tahir’in destanı mutlu sona kavuşacak mıydı? Peki ya umudu uğruna savaşanların hikayesi ne olacaktı? Aslında cevap çok açıktı.

 

Karadenizlinin umudunun bittiği yerde inadı başlardı.

Yorum Bırak
Araç çubuğuna atla