İçeriğe geç

Kategori: Gazete Yazıları

BİR ASIR

 

 

 

Bundan tam yüz yıl önce bir mum yandı Samsun’da. Zifiri karanlıkta yanan bu mumun cılız ışığı büyüdü, meşale oldu. Meşaleler çoğaldı, ateş oldu. Ateş güçlendi, güneş oldu. Güneş doğdu, yoktan bir ülke kuruldu.

Bir hilal uğruna batan güneşlerin ışığında Türkiye Cumhuriyeti kuruldu.

Uyan Türk Gençliği! Bil, bastığın toprağın ne fedakarlıklarla kazanıldığını. Hatırla vatanı uğruna canını veren kahramanları. Öğren geçmişini, yad et Atanı. Bir asır oldu Mustafa Kemal ‘Atatürk’ olalı.

Bak bayrağına. Binlerce şehidin kanı var ay yıldızının etrafında. Unutma; daha on beşinde cepheye koştu yüzlerce fidan, senin hayatın uğruna. Sakarya’nın kana bulanan suyunda kaybolan hayatları, gözünden sakındığı yavrularını kurtuluş uğruna kaybeden anaları unutma. Onların gözyaşı var bu topraklarda. Sen Türk gençliğisin, unutma! Atatürk kurtuluş meşalesini yakalı tam yüz yıl oldu; uyan, uyuma!

Biz Türk istikbalinin evlatlarıyız. Samsun’dan İzmir’e uzanan yolu bir elinde silah, diğer elinde idam fermanıyla yürüyen kahramanın kanındanız. Amasya’da, Erzurum’da, Sivas’ta varız. Gençliğe Hitabe’yi vasiyet kabul eder, emanetimize sahip çıkarız. Tarihimizi unutmayız.

Biz Atatürk’ün evlatlarıyız. Hürriyetle doğduk, cumhuriyetle büyüyoruz. Atatürk’le yaşıyor, onun ışığında yürüyoruz.

Yorum Bırak

SEN

                                                                           

Biz kimiz? Ne için geldik? Ne uğruna yaşıyoruz bu dünyada? İyi miyiz, kötü mü?

Kimiz biz?

Birçok insan bu tip sorularla boğuşur yaşamı boyunca. Kendini tanımaya, yeteneklerini keşfetmeye çalışır. Hayata karşı oluşan beklentilerinin etkisi ile kendini geliştirmeye – değiştirmeye uğraşır. Kimi çok sever kendini, kimi ise kabullenemez benliğini.

Bazıları dış görünüşünü beğenmez, çeşitli yöntemler ile değişmeye çalışır. Bazıları ise düşüncelerini, tavırlarını, hayata karşı bakışını… Ruhunu sevmez, kabullenmez. Kendi ile savaşmaya, imkânı olmayan değişimler yaratmaya çalışır. Aldığı nefes zehir olana dek devam eder.

Çıkmaz yola girdiğinde ise kaçış yolu olarak yer altını seçer. Girdiği karanlık yolun onu aydınlığa çıkaracağını ümit eder. Kendine verdiği zararın farkında olmaz.

Her insan zamanla değişir. Edindiği tecrübeler onu geliştirir. Büyüdükçe fikirleri, hayata baktığı pencere değişir. Ama ne olursa olsun ruhu değişmez.

İnsan iyisiyle kötüsüyle ‘ben buyum’ demedikçe kendine takılmaktan hayatı yakalayamaz. Düşünceler denizinin akıntısı onu izleyicisi olacağı bir hayatın başkahramanı yapar. Kendi seçimlerini yaşamayan bir insan hayatı anlayamaz.

Unutma, sen kendini reddedersen hayat seni kabul etmez.

Yorum Bırak

          ÇANAKKALE RUHU

                                                   ÇANAKKALE RUHU

Bir tarihtir Çanakkale. Binlerce kahramanın her bir satırını kanlarıyla yazdığı. Dillerden  düşmeyecek bir destandır Çanakkale. Nesiller boyu unutulmayacak fedakarlıkların yapıldığı, gencecik fidanların toprağa karıştığı. Bu vatanın kalbidir Çanakkale. Annelerin evlatlarını kınalar yakarak cepheye yolladığı, kana bulanmış toprakların koca bir nesle mezar olduğu. Mehmet Akif’in de dediği gibi “ Bir hilal uğruna güneşlerin battığı” yerdir Çanakkale.

Metrekare başına 6000 merminin düştüğü, 250 bin askerin şehit olduğu bir savaştı bu. Kurşunu kalmayınca düşman üzerine taş ile yürüyen kahramanların olduğu, tarihin akışının dökülen kanlarla yerle bir olduğu.

Eski Dünya Yeni Dünya, bütün akvam-ı beşer. / Kaynıyor kum gibi ,tufan gibi mahşer mahşer.

Öyle bir cephe düşünün ki siperler arası 8-10 metre. Kimsenin kurtulma şansı yok. İkinci siperdeki askerler şehit olanları görüyor, aynı kaderi paylaşacağını biliyor ve göz göre göre ölüme yürüyor. Kimileri Kuran-ı Kerim okuyor, okuma bilmeyenler ise Kelime i Şehadet getiriyor.

1.Dünya Savaşı’nın bütün cephelerine bedel bir cepheydi bu. İngilizlerin 200 yıl sonra ilk defa mağlup olduğu.

Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker! / Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer.

Bu savaşta yorulan sadece askerler değildi. Doktorların fedakarlıkları unutulacak gibi değildi. Savaş sırasında ümitsiz vakalarla hiç ilgilenilmemiş, kurtulma şansı olanlara öncelik verilmiştir. Bir Türk doktorun önüne kendi oğlu getirildiğinde “ Kurtulma şansı yok.” diyerek diğer hastayı istemiş ve oğlunun mezarına ancak bir gün sonra gidebilmiştir.

Ulusları birleştirmiş bir cepheydi bu, küçücük bir yarım adanın nice evlada mezar olduğu.

Çehreler başka, lisanlar, deriler rengarenk; / Sade bir hadise ortada vahşetler denk.

Yabancı teğmenlerden biri anlatıyor. “Gözlerimizin önündeki manzarayı anlatmak olanaksızdı. Filikalar hemen hemen birbirine yanaşmış olarak kıyıya kadar uzanıyordu ve içleri parçalanmış cesetlerle doluydu. Sonuncu filika ile kıyı arasında cesetlerden bir iskele vardı. Ölülere basmadan kıyıya çıkmam mümkün değildi ve koyun suları kandan kıpkırmızı kesilmişti.”

Satırlara sığmayacak bir destandı Çanakkale. Liselerin şehit olan öğrencileri sebebiyle mezun veremediği, tüm Anadolu’nun seferber olduğu. Mehmet Çavuş’un, Seyit Onbaşı’nın, Yahya Çavuş’un, isimsiz kadın kahramanların kanlarıyla yazdığı.

Büyük Usta “Gömelim gel seni tarihe desem sığmazsın.” demiş. Ben de nesillerden beridir kanımıza işlemiş bu ruhu dile getiren bir diğer satırıyla bitirmek isterim yazımı.

Asım’ın nesli.. diyordum ya.. nesilmiş gerçek; / İşte çiğnetmedi namusunu çiğnetmeyecek.

Yorum Bırak

YAŞAMIYORUZ-

 

 

 

İnsan aldığı nefes kadar mı vardır gerçekten? Ciğerlerimize dolan hava mıdır yaşadığımızın kanıtı? Sahi ya, kim demiş “gerçekten” yaşadığımızı?

Düz bir bakış açısıyla düşünelim; nefes alıyoruz, yemek yiyor, geziyor, uyuyoruz. Varız, evrende bir yerde duruyoruz ama hayatı gerçekten yaşamıyoruz.

Bir günümüzü düşünelim.

Daha yataktan kalkarken somurtuyoruz. Hele de o gün hafta içiyse ve okula/ işe gidilecekse… Söylenmelerin bini bir para. Baştan fiyasko.

Evren senin ona yolladığını sana gönderir. Mutsuz bir suratla güne başlayan bir insanın günün kalan kısmından beklentisi ne olursa olsun, fark etmez. Evren, o kötü enerjiyi aldığında geri vermek için öyle uzun süre beklemez. Yepyeni bir sabaha uyanmışsın, hala hayattasın. Şükür edeceğine küfür ediyorsun!

Başka bir soru. Kaç kere gülümsüyoruz içten bir şekilde?

Dikkatinizi çekerim; kaç defa güldüğünüzü değil, kaç kere içtenlikle gülümsediğinizi soruyorum. Çünkü hepimiz gün içinde birçok şeyi saklamak için gülüyoruz. Öfkemizi, üzüntümüzü, sıkıntımızı… Diğerleri görmesin diye “mutluyum ben” maskesinin ardına sığınıyoruz. Yani, aslında gülerken bile ağlıyoruz.

Peki, gün sonunda iç dünyamızla baş başa kaldığımızda hangimiz huzurlu hissediyor? “Bugün çok güzeldi. Yarın daha da güzel olacak.” diyen kaç kişi var? Kimler yaşadığı günden memnun olarak uykuya dalıyor? Kaçınız gün bitip gecenin karanlığı çöktüğünde ‘keşke’lerle boğuşmuyor? Kaç kişi yeni güne umutla bakıyor?

Hadi şimdi düşünün biraz. Var mı tüm sorulara olumlu yanıt veren? Ben cevap vereyim mi sizin yerinize? Yok. En az bir tanesi size kendinizi hatırlatıyor.

Peki neden? Çünkü yaşamıyoruz. Nefes alıp veriyor, hayatımıza devam ediyoruz. Bir olayın güzel yönlerine bakmadan önce kötü yönlerini görüyoruz. Taktığımız maskelerin ardında günlerimizi geçiriyor, bir rutini devam ettiriyoruz. Hayattayız ama yaşamıyoruz.

 

 

Yorum Bırak

-KADIN BEYNİ & ERKEK BEYNİ-

 

                                         

Selamlar olsun!

İnsanın içini bunaltan yaz sıcakları sonbahar rüzgarlarına kapılıp uzak diyarlara gitti. Okullar açıldı, yeni dönem başladı. Bu kız da defterini eline aldı. Uzatmadan mevzuya giriyorum. Hazır mıyız ahali?

Bugünün yazısı, yüzyıllardır üzerine düşünme çabasına girenlerin beyinlerini kısık ateşte pişire pişire yakan çok nadide bir konu hakkında. Kadın Beyni VS. Erkek Beyni!

Birbirinden yüz seksen derece farklı iki ayrı türün birlikte yaşadığı şu dünyada böyle bir konunun arıza sebebi olması işten değil zaten. Evet başlıyoruz.

Neymiş? Kadınlar çok ayrıntıcıymış. Nerede gereksiz bir konu var ona takıyormuş. Yok efendim cümle altında anlam arıyormuş, geleceğe dair planlar kurup duruyormuş, muş muş muş…

Gülüyorum. Vallahi gülüyorum.

Bütün erkeklerin ağzında da aynı laf. “Biz kadınları anlamıyoruz.” Yahu, yüzyıllardır süren “Kadın erkeğin üst sürümüdür.” muhabbetleri boşuna mı? Sen niye üst modelinin işlemcisini çözmeye çalışıyorsun? Bak Iphone4’e, hiç deniyor mu IphoneX’in yaptıklarını? Denemiyor. Niye? Çünkü biliyor, istese de yapamaz.

Örneği abes bulanlara sesleniyorum; hiç kusura bakmayın, cuk oturdu. Erkek denilen canlı bir laf etmeden önce salise bile düşünmezken, kadın o cümlenin sonucunda karşı tarafın ne tepki vereceğini hesaplayıp bir sonraki hamlesini bile hazırlamış oluyor.

Ayar olduğum bir konu daha; kadınlar çok dedikodu yapıyor! Evet, yapıyoruz. Yapıyoruz da… Size ne? Siz iyi gözlemci değilseniz, gelebilecek potansiyel tehlikenin farkına varamıyor ve ufo görmüş masum dünyalı misali etrafınıza bön bön bakıyorsanız biz ne yapalım?

Sıradaki cümlem “Bu ne alakaydı şimdi?” diyenlere geliyor. Bu da düşünme sisteminin bir farkı. Çorak arazi misali dümdüz olan erkek beyninin “dedikodu” gibi alengirli bir kavramı algılaması beklenemez zaten. O, kadın beyninin içeriği. Erkek beyni sistemine almaya çalışırsa kod hatası falan olur. Hafazanallah sistem çöker sonra.

Efendim sözün özü; algılayamadığınız bir şeyi dışarıdan yorumlamayın. Göremediğiniz şeyin perde arkasını merak etmeyin, bilmediğiniz konular hakkında bir zahmet konuşmayın.

Hadi sağlıcakla!

 

Yorum Bırak

    -CEHENNEMDE LOCA-

                                                  

Sinirliyim ahali sinirli! Attırdılar tepemi. Günlerdir dört dönüyorum vallahi. Bu defaki yazıma yıllar önce izlediğim bir dizide gördüğüm karakterlerden birinin kalıplaşmış bir lafını biraz değiştirerek  başlamak istiyorum.

Bakın efendim, ben hayatta üç tip insandan nefret ederim.

1- Kendi acizliğini eşini ve çocuklarını döverek kapatmaya çalışan sözde koca/babalar.

2- Sorumluluklarını içki şişelerinin dibine batırıp kendini içki, sigara ve beterlerine bulaştıran insanlar.

3- Daha reşit olmamış bir çocuğun direksiyon başına oturtulmuş olmasını normal karşılayanlar.

Sevmediğin ot burnunun dibinde biter misali bu üç madde birden pek uzaklarımda olmayınca ben bunu yazı malzemesi olarak kullanmayayım da ne yapayım siz söyleyin a dostlar!

Gerçekten anlamıyorum. Bir ‘insan’ nasıl olur da ‘sevdiği’, canım dediği insanlara “Canın çıksın!” der? Nasıl el kaldırabilir? Nasıl döver? Canından bir parça olana nasıl şiddet uygular? Var mıdır bunun kabul edilebilir, sineye çekilebilir bir tarafı?

Acizliğinin altında ezilen kalp yoksunu varlıkların kendini güçlü gösterme çabası…

Peki bir insan nasıl göz göre göre kendine zarar verebilir? Yahu o sigara paketlerinin üstünde Sürahi Nine’nin bile okuyabileceği bir şekilde “Sigara öldürür!” yazıyor. E kusura bakmayın ama durum bu iken yine de o paketi alanlar ya kör ya da enayi oluyor.

İçki ise apayrı bir mevzu. Bile isteye beyni uyuşturmak nasıl bir zekanın hatalı ürünü? Kafan uyuşunca sorunların yok mu oluyor? Ya da yiyeceğin her halt için sığınma bahanesi mi yaratmış oluyorsun? Neyin kafasını yaşıyorsun? Bir de bunları sürekli kullanıp “Ben bağımlı değilim.” diyenler yok mu… Asıl bağımlılar onlar zaten. Su niyetine içki iç, günde bir paket sigarayı bitir. Ama bağımlı değilsin. Tabi canım tabi.

Gelelim tepemi hepten attıran mevzuya. Bir ebeveyn nasıl olur da çocuğunu canını hiçe sayabilir? Gencecik bir çocuğu suça teşvik etmek hangi vicdana sığabilir? Kirlenmemiş bir ruh nasıl kör kuyuya atılabilir? Böyle bir suç nasıl normalleştirmeye çalışılabilir?

Bu üç tipten biriyseniz hayatınız hiç hayırlı bir yolda değil demektir. İki maddeyi birden barındırıyorsanız zebani boynuzlarına ön hazırlık yapmanız önerilir. Üçü bir aradaysanız cehennemde locanız hazır demektir. Hadi hayrını görün!

Yorum Bırak

İÇİMİZDEKİ TEYZE

 

                                                           

Selamlar olsun! Yine bu tarz yazılarımda bir rutin haline gelmiş girizgahımla başlıyorum. Son otuz altı saatimin beni sıkıntıdan balona çevirmesinin sonucu olarak yine kendimce cins bir konu buldum. Çünkü şiştiğim kadar şiştim, kafayı başka yere yormazsam birisinin kafasında patlayacağım. Uzatmadan konuya giriyorum.

Duyuyor musun ey ahali!? İçindeki teyzeyi duyuyor musun?

Hiç öyle “Ne diyor bu manyak?” diye bakmayın bön bön. Kiminiz farkında bile değil belki; ama içeride bir yerde bacak bacak üstüne atmış, yanında çekirdek kasesi, buruşturduğu meymenet fakiri suratıyla günde bilmem kaç öğün bizi darlayan bir teyze var. Gün içindeki birçok hareketinde çitlediği çekirdeğin kabuğunu yüzüne yüzüne tükürmek suretiyle senin enerjini emen bir tip bu.

Nefes alsak “Burundan değil ağızdan alacaktın zekâ yoksunu!” diyebilecek kapasiteye sahip; nereden bulup aldığını bilmediğimiz lüzumsuz yetkisiyle bizlere yol-su-elektrik misali baş ağrısı- yorgunluk ve sinir olarak dönen bu mübarek teyze, insanı “Kör kuyularda ışıksız kalasın inşallah!” diye avaz avaz bağıracak noktaya getirdiği raddede çarşı pazarda desenli huni arama girişimleri başlar.

Eh, o zaman da “Hop dedik! Ne oluyoruz?” demiyorsak geriye ancak hayırlı olsun demek kalıyor. Nur topu gibi bir baskın iç sesiniz oldu! Bol delirmeli günlerde kullanın! Yahu sen buna dur demediğin sürece o senin kendi sesini bastıracak.

E ne diye bu eziyet kendine? Beddualarla üfürükçü teyzelere döneceğine “Nerede benim koli bandım?” diye aranıp kapasana çenesini o teyzeciğin. Sen kalkıp da emek sarf etmediğin sürece o teyze susmayacak. Oturup beklemen bir işe yaramaz. Çünkü o teyzenin uçak modu ya da sessiz tuşu yok.

Ya kendini dinlersin ve gerçekten içinden geldiği gibi davranırsın. Ya da o teyzenin cırtlak sesine katlanmayı kabullenir, hayatın boyunca o çekirdek kabuklarını suratına atmasına maruz kalırsın. Seçim senin.

Yorum Bırak

TEK KİŞİLİK DEV KADRO: KAYNANA

 

 

                                             

Hayırlı haftalar olsun efendim! Bu hafta yine tek kişilik dev kadro olan bir komedi malzemesiyle karşınızdayım. Kendisi, doğasına yabancı bir madde tespit ettiğinde on kaplan gücünde laf sokan mübarek bir insan. Tahmin edin kim? Kaynana!

İster meleklere taş çıkaracak kadar iyi olsun. İsterse şeytana pabucunu ters giydirsin. Hiç fark etmez. Bütün kaynanaların teması aynıdır. “Canım oğluşum ve gelin…”

Müsaadenizle klişe bir benzetmeye biraz yorum katarak yazıyı daha da ilginç bir hale getirmek istiyorum. Bebeği gecenin bir yarısı uyandığında uykulu sesiyle ona ninniler söyleyen soliste anne, onlara horultularıyla ritim tutarak eşlik eden bateriste baba ve orta yerde durup “Ay o çocuk öyle mi sallanır? Beceriksiz ayol bu gelin!” şeklinde atıflarıyla zaten gerilmeye müsait olan ortamı keman yayı misali geren orkestra şefine kayınvalide denir.

“Ben kaynanam gibi olmayacağım. Ben modern kayınvalide olacağım. Gelinim kızım gibi olacak.” diyeni bile tornistan yaptıran bir mevkidir bu. Yavaş yavaş yükselmek yoktur. Nikah defterine imzalar atıldığı andan itibaren kaynanalıkta  “Ordinaryüs Profesör” rütbesine yükselir kendileri.

Değişmeyen altın kurallardan biridir; normalde yenilen her yemek gelinin evinde kaynanamızın midesinde alerji başlangıcı verir. Dışarıda Agop’un Kazı misali, ne şartlarda yapıldığına bile bakmadan herşey yenir. Gelinin sofrasına gelince o çöp öğütme makinalarına taş çıkartacak mide hata kodu verir.

Yahu a mübarek şahsiyet! Nedir senin şuncağızımla derdin, ne istersin? “El insaf.” dedikleri yok mudur literatüründe senin? Tamam; oğluşunu besleyip büyüten, bu günlere getiren sensin. Elin kızı kalkıp geldiğinde rahatsız olmana yoktur diyecek kelamım, edecek itirazım. Ama yazık değil midir o kızcağıza? Yok mudur onun da canı? Yaptığın mırın kırınların, şekilden şekile soktuğun gül cemalinin var mıdır bir getirisi?

İşin şakası, lakırdısı bir yana gerçekten pek bir eğlencelidir kendileri. O doğal aksi, sevimli tehlikeli halleriyle yoktur mizahta rakipleri. Eh, derseniz ki nedir bu kızın bu konuda yazma sebebi; cevap en baştan bellidir aslında kelime aralarında gizli. Eğlencedir efendim eğlence! Şu sıcak yaz günlerinde en tatlı amaç yüzlerinizde oluşacak bir küçük tebessüm, samimi bir gülümsemedir.

Etrafımdaki kaynanalar! Şayet ki bu yazıyı okursanız bilin ki yoktur sizinle bir alıp veremediğim. Eğlenmektir bu konuyu seçmekteki tek derdim. Hepiniz canımsınız! Bunu da böyle bilin.

Yorum Bırak

ÖĞRENCİ USULÜ HAPİSHANE

                                                 

Ey ahali! İzmir’e yaz sıcaklarının basmış olmasına rağmen hala açık olan okulların getirisi sevgili afakanlarımın bana vermiş olduğu yetkiye dayanarak yine nevişahsına münehasır bir konuyla gelmiş bulunuyorum. Öğrenci usulü hapishane! Bilin bakalım ne? Dört harfli, iki heceli. Okul!

Normal bir öğrenci için okul hapishane, nöbetçi öğretmen gardiyan, sınıf öğretmeni koğuş ağası, sınıfı ise koğuşudur. İki gün olmasına rağmen sanki iki saatmiş gibi jet hızıyla geçen hafta sonu ise açık görüş gibidir. Eğer koğuş ağası merhametli biriyse günleri o kadar sıkıntılı geçmez. Ama şansı ona uzaktan nanik yapmışsa ve koğuşundaki ağa modern çağın eli cetvellilerindense işi biraz sıkıntıya düşer.

Gelelim koğuşa. Saatlerini geçirdiği kader mahkumlarını ne kadar severse sevsin haticeye değil neticeye baktığında sonuç yine hüsrandır. Dokuz ay tutuklu kaldığı bir hapishanededir. Ah o açık görüş yok mu o açık görüş! Daha başladığını anlayamadan bitiş düdüğünü duyar, yeniden koğuşunda bulursun kendini.

Eee… Ne anladım ben bu işten? Temiz havamı rahat rahat alamamışım, beş gün boyunca üstüme üstüme gelen duvarların getirdiği negatif elektriği atamamışım. Kendime gelmeden koğuşuma geri paketlenmişim.

Şahsen ben şanslıydım ki koğuş ağam çok iyi biriydi ve koğuşumda iyi anlaştığım kader ortaklarım vardı. Ama sorarsanız hapishaneyi seviyor musun diye, cevabım çok nettir; Hayır!

Son söze gelecek olursak; her ne kadar Eylül deki duruşmada çıkacak karar belli olsa da üç aylık tutuksuz yargılanma sürecimiz başladı. Cümleten iyi tatiller!

(Küçük bir dipnot; Ben bu yazıyı okulların kapanmasına bir hafta kala yazıyorum ama sizlerin bunu okuması on gün sonrayı bulacaktır. Ve bu yazı tamamen mizah amaçlı yazılmıştır. Yanlış anlaşılma olmasın.)

Yorum Bırak

-TEŞEKKÜR EDERİM ÖĞRETMENİM-

 

                              

Öğretmen öğrencisinin okuldaki annesidir. Yıllar boyunca günün yarısından fazlasını birlikte geçirir öğretmen ve öğrencileri. Birçok anı biriktirir, birçok şey paylaşırlar. Ne olursa olsun bir şekilde yer edinir öğrencisinin hayatında, eğer şanslılarsa bu yer tamamen iyi anılarla dolar.

Ve ben öğretmenime büyük bir teşekkür borçluyum.

Yavruları için çırpınan bir kuş misali kanatlarınızı üzerimizden çekmediğiniz, düşsek bile yılmadan yeniden ayağa kalkmayı öğrettiğiniz, sevginizi daima hissettirdiğiniz, bizi bizden çok düşünüp bizi koruduğunuz için teşekkür ederim öğretmenim.

Bize sorumluluk almayı öğrettiğiniz, inandığımız değerlerden vazgeçmemiz gerektiğini gösterdiğiniz, kendi başımıza uçmayı öğrenmemiz için bizi desteklediğiniz, verdiğimiz sözün arkasında durmamız gerektiğini öğrettiğiniz için teşekkür ederim öğretmenim.

Bize inandığınız, güvendiğiniz, arkamızda durduğunuz, iyiliğimiz için çabaladığınız,  yeteneklerimizi keşfetmemizde yardımcı olduğunuz, bizim duygu ve düşüncelerimize önem verdiğiniz için teşekkür ederim öğretmenim.

Kalemimden dökülen dört cümleyle bana inandığınız, kendimi bulma yolunda bana ışık tuttuğunuz, en tedirgin anlarımda bile sakinleşmeme yardımcı olduğunuz, ben bile kendime güvenmezken bana güvendiğiniz için teşekkür ederim öğretmenim.

Bana inandığınız, güvendiğiniz, yanımda durup desteklediğiniz… Ama en önemlisi benim öğretmenim olduğunuz için teşekkür ederim öğretmenim.

…Aylin Urfalı Maranezli’ye sonsuz teşekkürlerimle…

 

29/05/2018

2 Yorum
Araç çubuğuna atla