İçeriğe geç

Kategori: Dergi Yazıları

ATATÜRK’ ÜN AHLAK VE SAYGI ANLAYIŞI

 

Bir yazı yazmadan önce üstüne düşünmek gerekir. Ne ile ilgili yazacağına karar vermek, seçtiğin konunun uygun olup olmadığından emin olmak gerekir. Ama ben bu defa düşünmedim. Çünkü, hislerim kalemimi elime aldığımda önüme iki kelime çıkardı. Ahlak ve saygı… Atamızın ahlak ve saygı anlayışı. Büyük Önder “Hakikatleri konuşmaktan korkmayınız.” demiş. Baş üstüne der, görev bilirim.

“Bir millet, zenginliğiyle değil ahlak değeriyle ölçülür.”

Düşünün biraz. Ne kadar doğru değil mi? İnsanın asıl zenginliği ahlakıdır. Cebinin doluluğu ya da koltuğunun konumu yalnızca gösteriş meraklıları için hava atma sebebi olmaktan ibarettir. Bulunduğu mevkiye ya da menfaati için birlikte olduğu insanlara güvenip kendini ön plana çıkaran insanlardan geleceğe örnek olması nasıl beklenir?

“Saygısızlığın büyüğü küçüğü yoktur.”

“Saygı” bir insanda olması gereken en önemli değerlerdendir. Başkalarına saygısı olmayan bir insanın kendisine saygı gösterilmesini istemeye hakkı yoktur.

“Kimsenin fikrine, vicdanına egemen olunamaz.”

Cumhuriyet’in en önemli değerlerinden biri ‘”hür olmak”tır. Hür olmak… Kendi fikirlerinin arkasında durup onları savunmak. Zorla kabul ettirilmeye çalışılan düşüncelere karşı dimdik ayakta durmak.

Atamızın bize mirası olan bu hür vatanda hiç kimse bir başkasının düşüncelerine egemen olamaz. Çünkü bilmelidir ki öyle bir saygısızlığa kalkışırsa hem ahlakını yitirir hem de Atasının emanetine hıyanet etmiş kabul edilir.

Unutulmamalıdır ki insanı insan yapan temel değerler saygı ve ahlaktır. Onu yüceltecek olan ise bu değerler sahip çıkmasıdır. Ahlak ve saygısını yitirmiş olanlar ise bencillik okyanusunda boğulmaya mahkumdur. Hür millet, hür vicdan, hür insan…

İnsan hür olmalıdır ki düşünceleri hür olsun. Düşünceler hür olmalıdır ki gelecek hür olsun. Gelecek hür olmalıdır ki Atamız mezarında huzurlu uyusun.

Yorum Bırak

ATATÜRK VE TÜRK KADINI

 

Kadın ki ateş hattında Mehmetçiğe cephane yolu oldu. Kadın ki kendi karnı doymadan askerleri doyurdu, genç yaşlı demeden kağnıları koştu. Kadın ki milletin kurtuluşu uğruna canından çok sevdiği evladından oldu, kendi canını ortaya koydu, bile bile ateşe koştu. Ve bunları yaparken ne kanun önünde ne sosyal hayatta hiçbir hakkı yoktu. Bir gün bir adam çıkageldi,  “Dünyada hiçbir milletin kadını ‘Ben Anadolu Kadınından fazla çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte Anadolu kadını kadar emek verdim.’ diyemez.” dedi ve devran döndü. Sonunda kadın hak ettiği değeri buldu. Türk kadını seçme seçilme hakkına sahip oldu.

1923’ün Ocak ayında İzmir de halka konuşurken kadınlarla ilgili düşüncelerini ve yapmak istediği devrimleri rahatça dile getirebilecek kadar cesur bir lider düşünün.  “Bir toplum cinslerden yalnız birinin yüzyılımızın gerektirdiklerini elde etmesiyle yetinirse, o toplum yarı yarıya zayıflamış olur. Bizim toplumumuzun uğradığı başarısızlıkların sebebi kadınlarımıza karşı ihmal ve kusurun sonucudur. Kadınlarımız ilim ve fen sahibi olacaklar ve erkeklerin geçtikleri bütün öğretim basamaklarından geçeceklerdir.” diyordu lider. Farkındaydı kadınların hor görüldüğünün, dışlandığının ve buna bir dur demek istiyordu.

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Bildirgesi gibi önemli kararların daha ortada olmadığı tarihlerdi söz konusu olan. 1926 Medeni Kanun’un kabulü, 1930 Kadınlara Belediye Seçimlerine Katılma Hakkı ve 1934 Milletvekili Seçme ve Seçilme Hakkı verilmesi. Avrupa, Amerika ve Asya da birçok ülkede kadınlar bu haklara sahip değilken Türk kadını bir devrim yarattı büyük Atasıyla.

TBMM’de Kadınlara seçme -seçilme hakkının verilmesiyle ilgili görüşmeler yapıldığı sırada Atatürk  “Türk kadınına bu hakkın bir lütuf olarak verildiği kanaatinde değiliz. Kimse bu kanaatte olamaz. Bir memlekette ki, yurdun her tarafı istilâya uğradığı zaman, kadınlar ateş altında erkeklerle beraber omuz omuza çalışırlar, memleketin geri kalan kısmını korumak ve beslemek için tarlanın kara toprağından yiyecek çıkarmaya çalışırlar, elbette bu varlıkların yurdun her köşesinde ve her tabakasında söz söylemeye hakları vardır.” diyerek mebuslara seslenirken mebuslar elleriyle sıra kapaklarına ve ayaklarıyla yerlere vurarak protesto etmişlerdir.

İstiklal yolunda her konuda olduğu gibi Atatürk bu konuda da çok zor şartlarda bazı şeylerin savaşını vermiştir. Tunalı Hilmi Atatürk’ e bu konuda destek veren pek az kişiden biridir. “Kurtuluş Savaşı’nda cephane taşıyan, mermi taşıyan analarımızın bacılarımızın başına vuruyorsunuz. Savaşta cephane taşıyacak, yiyecek taşıyacak ama siz oy hakkı vermeyeceksiniz , olabilecek şey mi bu?” demiştir.

1935 seçimlerinde Türk kadını 18 milletvekili ile meclise girmiştir. Hindistan Kadınlar Birliği 1938’de  Atatürk ‘ün ölümü üzerine yayınladığı bildiride onu “Kadın Haklarının tarih boyunca gelmiş en büyük savunucularından biri” ilan etmiştir. Atatürk’e göre kadının en büyük vazifesi anneliktir. Bu yüzden sağlam karakterli, donanımlı, çağı yakalayan evlatlar yetiştirmek için kadınlarımız erkeklerden çok daha aydın ve bilgili olmaya mecburdur.

Türk kadınına yıllar önce daha birçok ülke bunu düşünmezken verilen haklar koruması gereken büyük bir hazinedir. Korunmalı ve değeri bilinmelidir. Korunmalıdır ki kirli eller onlara dokunamasın, değeri bilinmelidir ki bu hakları hor görenler layığını bulsun. Türk Kadını kendi hakkını savunmalıdır ki Atası yattığı yerde huzurla uyusun.

 

Yorum Bırak

CUMHURİYET BAYRAMI

 

29 Ekim 1923… İçine hapsolduğu savaştan yıpranmış, her yeni cephede toprağa karışan naaşlarla canından bir parçayla vedalaşmış, vatanın kurtuluşu için mücadele verirken yas tutmaya dahi vakit bulamamış milletimizin özgürlüğe kavuşmasının, yakalandığı hastalıktan kurtulamayan Osmanlı Devleti’nin küllerinden Türkiye Cumhuriyeti’nin doğuşunun alem-i cihana duyurulduğu o kutsal gün.

Peki, Cumhuriyet denince akla ne gelir?

Öncelikle halkın yönetimi gelir. Tam bağımsızlık gelir. Laiklik, ulusal bütünlük, çağdaşlaşma ve barışçılık, değişime açık olmak, yöneticilerin halk tarafından seçildiği bir yapı, hukukun üstünlüğü, insan haklarına saygı gelir. Kişisel egemenlik değil milli egemenlik gelir. Ama…

Benim aklıma Bandırma Vapurunda geminin batırılacağını düşünerek hiç uyumayan, güvertede başının altına koyduğu yastıkla kanepeye uzanan, son gece annesine “İstanbul’da kalıp tutuklanmaktansa bu gemiyle batıp boğulmayı yeğlerim ama merak etmeyin bir şey olmayacak.” diyen bir Mustafa Kemal gelir. Hürriyet yolunda aşık olduğu askerlik mesleğinden istifa ettiğinde giyecek sivil bir kıyafeti bile olmayan, daha Erzurum Kongresi sırasında Mazhar Müfit’e “Zaferden sonra hükümet biçimi Cumhuriyet olacaktır.” diyen Mustafa Kemal gelir. Sakarya, İnönü, Büyük Taarruz gelir. Kadın kahramanlarımız gelir. Kara Fatmalar, Kılavuz Hatice, Halide Onbaşı, Yitik Fatma, Binbaşı Ayşe Hanım…

Sonra yazdığı veda mektubunda oğluna “Muharebeyi kazanacaksın, kazanamazsan sana hakkımı helal etmem.” diyen Zübeyde Hanım’ı ve Atatürk’ün Büyük Taarruz günü topçu ateşi başladığında “Rabbim Yunanlının kazandığını gösterme bana. Onlar kazanacaksa gök kubbe başıma yıkılsın daha iyi. Anam.. Bize dua et.. Dua et bize.” demesini anımsarım.

Padişaha, krala benzetilmeye çok kızan bir liderden de meşrutiyet veya mutlakıyet devam ettirmesi beklenemezdi doğrusu.

“Türk Ulusu büyüktür. Özgürlüğü ve barışı sever. Canı pahasına da olsa Cumhuriyeti sonsuza kadar yaşatacak güçtedir. Ve yaşatacaktır.” diyecek kadar da güvenmiştir gelecek nesillere. “Ey yükselen yeni nesil, istikbal sizsiniz. Cumhuriyet i biz kurduk, onu yükseltecek ve yaşatacak sizsiniz.” diyerek bunu bir kez daha vurgulamıştır.

Çok sancılı bir süreçten sonra kazanılan bu yönetim şeklinin ülkemize kazandırdıklarıysa saymakla bitmez. Medeni Kanun, Harf inkılabı, Kılık Kıyafet Devrimi, Soyadı Kanunu, kadınlarımızın bugün mecliste yer alması ve daha sayamadıklarım…

Böylesine güzel, böylesine özel, böylesine anlamlı, şiirlere, hikayelere konu olmuş bir günü bayram olarak kutlamaktan daha doğal ne olabilir ki?

“Mustafa Kemal Yeni Türkiye’nin kalbidir.” demiş Çinli bir yazar. Yeni neslin bir ferdi olarak ben de diyorum ki; Bizler var oldukça bu durdurulamaz kalp atışı tüm dünyadan duyulmaya devam edecek!..

Yorum Bırak

ATATÜRK ‘ÜN İZMİR’İ

 

İzmir… İşgaliyle bir milletin kurtuluş destanını başlatan, kurtarılmasıylaysa başlattığı savaşı sonlandıran efsane. Atatürk’ün kalbinde yeri her daim ayrı olan, annesini ebedi uykusuna yatırdığı, hala her bireyi birer Milli Mücadele neferi olan, Kuvayi Milliye ruhunun asla ölmediği o şehir.

    İzmirlinin Atatürk’ü sevdiği gibi Atatürk de İzmir’i hep sevmiştir.

Türk Ordusu’nun İzmir’e girdiği gece Kemalpaşa’da konaklayan Atatürk ertesi sabah Salih Bozok’a “Bütün hayatımda sevinçle geçirdiğim bir gece vardır. O gece; ordumuzun İzmir’e girdiği günün burada geçirdiğim gecesidir.” demiştir. Şehre girmeden önce Belkahve’den İzmir’i dürbünle izledikten sonra İsmet Paşa’ya “Eğer, bu güzel şehre bir şey olsaydı çok üzülürdüm.” demesine rağmen o yangına şahit olmak durumunda kalmıştır. Yunanlılar şehri ateşe vererek terk ederken Mustafa Kemal kaldığı evin balkonundan yangını izliyormuş. O sırada kendisini ziyarete gelen genç subaylara şunları söylemiş; “Çocuklar, bu manzaraya iyice bakın. Bu alevler bir devrin sona erip yeni bir devrin başladığını gösteren yangındır. Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyıldaki bütün günahları şu ateşle temizlenirken yeni bir Türk Devletinin kuruluşu ve Türk milletinin yükselişi de cihana ilan ediliyor.”

İzmir O’nun için hem özel hem siyasi hayatıyla ilgili önemli kararlar aldığı bir yer olmuştur. Hayatı boyunca yalnızca bir kere evlenmiş ve bu evliliği İzmir’in ileri gelen ailelerinden Uşşakizadeler’in kızı Latife Hanım’la yapmıştır. Cumhuriyet tarihi için önem taşıyan kararlardan biri olan hilafetin kaldırılması kararını İzmir’de kumandanlarla yaptığı özel bir toplantıda almıştır. Mussolini’nin Akdeniz’le ilgili olan “Mare Norstrom” (Bizim Deniz) iddiasına burada cevap vermiştir.

10 Eylül günü İzmir’e geldiğinde Hükümet Konağında o tarihi kısa konuşmasını yapmıştır. “Bu başarı milletindir.” Daha sonra halkın gösterileri arasında kalacağı evin önüne geldiğinde kapının önüne serilmiş kocaman bir Yunan bayrağıyla karşılaşmıştır. Bayrak, bir halı misali yere serilmiştir. Kapıdaki kalabalık halk: “Buyurunuz, geçiniz. Bizim öcümüzü alınız! Yunan Kralı, bu evden içeri, bizim bayrağımıza basarak girmişti. Siz lütfedin. Bu karşılıkla o lekeyi silin! Burası sizin şehrinizdir. Bu ev sizin evinizdir. Bu hak sizindir.” deyince Atatürk, o yerde serili bayrağın önünde bulunduğu noktada kalmış ve çevresindekilere bakmıştır. “O, geçmişse hata etmiş. Bir ulusun bağımsızlık simgesi olan bayrak çiğnenmez. Ben onun yanlışını tekrar edemem.” Bayrağı yerden kaldırtmış, bembeyaz mermerlere basarak içeri girmiştir.

Bir Karşıyakalı olarak şunu dile getirmeden geçemeyeceğim ki Atamızdan bize kalan çok büyük bir emanetimiz var. Zübeyde Hanım…  Atatürk 11 Ekim 1925 günü İzmir’den özel vapurla geçtiği Karşıyaka’da halka hitap ederken şunları söylemiştir: “İzmir’in Karşıyakalıları… Sizi sonsuz bir sevgi ile selamlarım. Ben bütün İzmir’i ve bütün İzmirlileri severim. Güzel İzmir’in temiz kalpli insanlarının da beni sevdiklerinden eminim. Yalnız bir tesadüf beni Karşıyaka’ya daha fazla bağlamıştır. Karşıyakalılar… Annem sinenizde, sizin topraklarınızda yatıyor.”

Hayatında böylesine önem taşıyan bu şehre ilk kez 17 Şubat 1905’te Şam’a sürgüne giderken gelmiştir. Ve kendisi o anısını şu sözlerle dile getirmiştir; “Benim İzmir’i ilk gördüğüm gün, okulu terk ederek sürgüne gönderildiğim gündür. Bu güzel memlekette, sürgün yerime giderken birkaç saat geçirmiştim.”

Kaderin böylesidir ki ilk kez sürgüne giderken görüp beğendiği bu şehir Milli Mücadele’nin başlangıcı ve bitişi olmuş, hatta sembolü haline gelmiştir. İzmir’im, güzel memleketim; 9 Eylül’ün yıl dönümü hepimize kutlu olsun, yolun hep Atamızın yolu olsun.

Yorum Bırak

ATATÜRK VE GENÇLİK

                                           

19 Mayıs 1919. Karanlığa terkedilmiş bir milletin minik bir mum ışığıyla başlayan aydınlığa kavuşma mücadelesinin ilk adımı. Arkalarından gelen nesiller huzura, barışa, güvene, aydınlığa kavuşsun diye bir neslin bilerek ateşe yürüdüğü destansı kurtuluşun başlangıcı.

Bu kurtuluş uğuruna milletin her kesiminden insanı yüreklendiren, attığı emin adımlarla onlara güven veren o yürekse en kıymetlisi…

Öngörüleriyle geçeceğimiz yolları aydınlatan, ortaya koyduğu cesaretle tüm dünyaya örnek olan, adı her zaman saygıyla anılan kudretli kumandan. Hayatını bu kurtuluşa adayan, çorak bir toprağı yeniden canlandıran, çıkan zorluklarla yılmadan çarpışan ve en sonunda bu cennet vatanı bizlere miras bırakan kahraman.

Belki de onca yokluğa rağmen çok genç yaşta büyük şeyler başarmasındandı gençliğe karşı tükenmek bilmeyen umudu.

“Her şeye rağmen muhakkak bir ışığa doğru yürümekteyiz. Bende bu imanı yaşatan kuvvet yalnız aziz memleket ve milletim hakkındaki sevgim değil, bugünün karanlıkları içinde sırf vatan ve hakikat aşkıyla ışık aramaya çalışan bir gençlik görmemdir.” Geleceğe açılan yolların karanlık olduğu bir dönemde tereddüde  yer vermeden böylesine inançlı konuşması onu yüreklendiren asıl şeyin Türk gençliğinde gördüğü memleket aşkı olduğunun muazzam bir kanıtıdır.

Kendisine uzun yaşamaya çalışmasını, aksi halde eserinin yıkılabileceğini söyleyenlere “Unutmayınız ki Mustafa Kemaller yirmi yaşındadır.” diyerek arkasından büyük bir gençlik ordusunun geldiğini vurgular. Atatürk’e göre gençliğin ölçüsü yalnızca yaş değildir. İlkelere ve inkılaplara olan bağlılık bu ölçümdeki en baş kriterlerdendir. “Benim nazarımda yirmi yaşında bir yobaz ihtiyar, yetmiş yaşında bir idealist ise zinde bir gençtir.” ‘Ey Türk Gençliği!’ hitabında da yaş sınırını aşan bir fikir, ideal gençliği var. Ama istediği ayrı idealler peşinde koşan, parçalanmış bir gençlik değildir.

Kurtuluş Savaşı sonrası, ülkenin dört bir yanından toplanan 750 civarı çocuğu yurt dışına öğrenim görmeleri için “Sizi kıvılcım olarak gönderiyorum, volkan olarak dönünüz!” diyerek uğurlamıştır. Yurt dışına yerleşip ülkesine dönmemeyi planlayan yeni nesillerse bu sözlerden bir ders çıkarmalıdır. Büyük Nutkun sonunu ‘Ey Türk Gençliği!’ diye başlayan ünlü hitabesiyle bitirmiştir ve bu söz konusu gençlik sadece o dönemde yaşayanlar değildir, aynı zamanda gelecek nesillerimizdir. “Ey Türk istikbalinin evladı!” der.

1938’in 29 Ekim’inde Atatürk hastalığı ilerlediği için Dolmabahçe’de istirahattedir. Gençler vapurla rıhtıma yaklaşıp sevinç gösterileri yaparlar. Sesleri duyan Atatürk pencere kenarında bir koltuğa oturtulur. Gösteride hep bir ağızdan Gençlik Marşı söylenmeye başlanır. Atatürk ise mırıldanır, “Bu bayramlar ve yarınlar sizindir, güle güle!”

Bilhassa yeni nesillere mirası olan “Gençliğe Hitabe” her dönemde geçerliliğini korumaktadır. “Bütün ümidim gençliktedir.” diyen bir önderin çocukları olarak içindeki fikirleri özümsemekse asli görevimizdir. Onun açtığı yoldan yürüyen gençliğin Atatürk’e cevabında da dediği gibi; “Ey Türk’ün büyük Ata’sı ! Türk gençliği olarak özgürlüğün, bağımsızlığın, egemenliğin, cumhuriyet ve devrimlerin yılmaz bekçileriyiz. Her zaman, her yerde ve her durumda Atatürk ilkelerinden ayrılmayacağımıza, çağdaş uygarlığa geçmek için bütün zorlukları yeneceğimize, namus ve şeref sözü verir; kendimizi büyük Türk ulusuna adarız.”

 

 

 

Yorum Bırak

ATATÜRK’ÜN ÖNGÖRÜLERİ

 

                                                  

“Dahi odur ki, ileride herkesin takdir ve kabul edeceği şeyleri ilk ortaya koyduğu zaman herkes ona ‘deli’ der.” Kendi sözünün en büyük örneği yine kendisi olan adam. Yaşarken deli, öldüğünde dahi diye anılan adam. Öngörüleriyle bize ışık tutan, yolumuzu aydınlatan adam. Yıllar önce söyledikleri bugün bile geçerli olan adam. Bazıları hala farkında değil ama çok haklıymışsın Atam.

“Bir gün gelecek ben, hayal zannettiğiniz bütün devrimleri başaracağım. Milletim bana inanacaktır. Bu millet gerçeği görünce arkasından tereddütsüz yürür, dava uğruna ölmesini bilir.” Yıl 1906. Osmanlı Devleti daha ayakta, ortalıkta savaşla ilgili  en ufak bir iz bile yok, ama o günden yeni Türkiye’yi görmüş biri var. Daha o günden ileride bile öngörüleriyle etrafına ışık tutacağını gösteren bir Mustafa Kemal. Bu sözünden bir yıl sonra ilk Misak-ı Milli sınırlarını çizmiş ve tek bir  yerde yanılmıştır. O da, topraklarımızdan ayrılmasına gönlünün razı olmadığı Kerkük’ü sınırlarımız içine katmış olmasıdır.    “Arkadaşlar, bana dikkat edin, sözlerime kulak verin . Osmanlı ordusu değil, Türk ordusu bir gün gelecek, Türk varlığını, Türk bağımsızlığını kurtaracaktır. İşte aslı o zaman sevineceğiz. Gurur duyacağız. İşte o zaman Türk ordusu görevini yapmış olacaktır.” Sekiz yıl öncesinden kafasında Kurtuluş Savaşı’nın olduğunu sözleriyle dile getiriyorsa ve 1923’te  “Devletin esasını Cumhuriyet prensiplerine göre hazırlamak lazım.” diyorsa ülkemizin altyapısını Atatürk’ün öngörüleri oluşturmuş demektir.

Erzurum Kongresi sırasında Mazhar Müfit Kansu’ya  : “Tarih koy önce, şimdi yaz bakalım. Zaferden sonra hükümet şekli Cumhuriyet olacaktır bu bir. Padişah ve hanedan için zamanı gelince gereken işlem yapılacaktır, bu iki. Tesettür kalkacaktır, bu üç. Fes kalkacak, uygar toplumlar gibi şapka giyilecektir, bu dört.” Demesinin üzerine Mazhar Müfit kalemi elinden bırakıp “Darılmayın ama Paşam hayalci yanlarınız var” deyince “Bunu zaman gösterir, sen yaz: Latin harfleri yürürlüğe girecektir, bu beş.” demiştir.

Yıllar önce hepsini harfi harfine yazdırmış ve sırasıyla gerçekleştirmiş bir dahi.

1922’de taarruz öncesi  “Hesap ediniz, 15. Gün İzmir’deyiz.” demiş ve yine kendisiyle görüşmek isteyen yabancı elçilere “Sizinle 9 Eylül 1922 ‘de Nif (Kemalpaşa) kasabasında görüşebilirim .” demiştir.

Beni şaşırtan başka bir öngörü de İngiltere Kralı ile ilgilidir.1924 ‘ te “İlk beş senede kendimiz toplayıp devrimlerimizi yaparız.2. beş senede dünyaya kendimizi tanıtırız. 3. Beş senede İngiltere kralına ülkemizi ziyaret ettiririz.” demiş, nitekim 8. Edward 1936’ da ülkemizi ziyaret etmiştir. Ve yine Atatürk 8. Edward için “Kralın Madam’a zaafı olduğunu görüyorum. Korkarım ki tahtını bu kadın yüzünden kaybedecek” demiştir ki kral tahtından feragat edip Bayan Simpson ile evlenmiştir.

Mussolini’nin ölümünden yıllar önce “ Mussolini’yi kendi milleti linç edecektir” demesi, 2. Dünya Savaşı öncesi Hitler için “Savaşı o başlatacak ve insanlığın başına bela olacaktır” diyerek büyük bir diktatörün geldiğini öngörmesi, 1938’de  2. Dünya Savaşı için “Bu sene savaş çıkmayacak ama gelecek seneden korkunuz. Dikkatli olmalı, gelecek sene şüphelidir.” sözü  ve yine 1930’lu yıllarda  “60 yıl sonra Rusya 60 parça olacak” demesi dünya siyaseti ile ilgili yaptığı nokta atışlarındandır.    Bazı sözleri vardır ki her döneme özellikle bugünlere fazlasıyla uymaktadır     “Basın hiçbir şekilde tahakküm altına alınamaz.” sözünü daha 1923’te söylemişken son yıllarda karşılaşılan yayın yasakları ne büyük bir çelişki ama…

1927 yılındaki “Şuna emin olmalısınız ki bugün başına şapka giyen, sakalını bıyığını tıraş eden, smokin ve frakla toplum hayatımızda yer alanların çoğunun kafalarındaki zihniyet hala sarıklı ve sakallıdır.” sözlerini bugün bizzat yaşıyor olmamız içler acısı bir durum değil de nedir?    “Bu söylediklerimin gerçek olduğu gün, senden ve bütün çağdaş insanlıktan dileğim şudur. Beni hatırlayınız.” demiş bugünü aydınlatan Atam. Ben de en önemli öngörülerinden biri Gençliğe Hitabe olan Ulu Önderimize cevabımı okuduğum bir kitabın giriş cümlesiyle vermek isterim. “Bu ülkeyi Atatürk’ün öngörüleri kurdu! Unutmak ihanettir!”

 

Dilara Peksaygılı

29/03/2017

Yorum Bırak

BİR MUSTAFA KEMAL GÖRDÜM

 

Öğrenim hayatımız boyunca bize öğretilen Atatürk kimdir? Cumhuriyetimizin kurucusu, Anafartalar kahramanı, gelmiş geçmiş en cesur ve en zeki askerlerden biri, başöğretmenimiz, ömrünün çoğunu cephede geçirmiş bir kahraman. Ama benim merak ettiğim Atatürk’ten ziyade Mustafa Kemal’di. Sevinçleri, hüzünleri, hayal kırıklıkları, umutlarıyla insan olan Mustafa Kemal… Ve ben onu da çok sevdim.

Hayvanları ve doğayı çok seven bir Mustafa Kemal gördüm. Aldığı tüm olumsuz yanıtlara rağmen bozkır olan Ankara’da yoktan bir çiftlik var etmek için direten, “Verimli toprakta herkes çiftlik kurar, ben senin işe yaramaz dediğin bu çorak ve kurak toprakta da çiftlik kurulabileceğini göstereceğim.” diyen ve bugünkü Atatürk Orman Çiftliği’ni kuran. Hasta atını son kez severken giydiği eldivenlerini hatıra olarak saklayan…

Kibirsiz, mevkiini özel işleri için kullanmayan, kendini milletten saklamayan bir Mustafa Kemal gördüm. Manevi kızının makam arabası ile arkadaşına gittiğini görüp çok sinirlenen, arabayı geri çevirten ve “Her aklına esen buradan araba alıp gidemez. Bu arabalar babanızın malı değil, millete aittir.” diyen. İzmir’de otelin alt katında rakı içiyor diye perdeler kapatılınca “Açın kapıları açın, ne varsa millet görsün.” deyip perdeleri açtıran. Çankaya’da askerler yemeğini yemeden yemeye başlamayan. Kendisini tanımayan kapıcıya ısrar etmeyip bir kenarda Topkapı’yı gezmek için memurların gelmesini ve kapıların açılmasını bekleyen.

Çanakkale şehitleri için her yıl mevlit okutturan, Kuran-ı Kerim’in Türkçe çevirisini yaptıran, “Laiklik nedir?” diye soran hocaya “Adam olmaktır hocam.” diye yanıt veren, Türk kadınına hak ettiği yeri vermek için herkesten çok çalışan bir Mustafa Kemal gördüm.  1922’deki Ankara Öğretmenler Toplantısı’nda kadın öğretmenlerin ayrı oturtulduğunu görünce “Sizin kendinize mi güveniniz yok, yoksa Türk kadınının faziletine mi? Bir daha böyle ayrılık görmeyeyim.” diyen.

Bir Mustafa Kemal gördüm ki savaş meydanları dışında kan görmeye dayanmayan, “Siz Cumhurbaşkanısınız, örneksiniz, Gazi Paşa’sınız, beni boşayamazsınız.” diyen Latife Hanım’a “Bütün bu söylediklerin doğru ama bir şeyi unutuyorsun ki ben önce insanım ve ben de hata yapabilirim.” diye cevap veren.

“Doğuşumdaki tek fevkaladelik Türk olarak dünyaya gelmemdir.” diyecek kadar mütevazi ve milliyetçi olan. Cumhuriyet’in 12. yılı için hazırlanan pankartları görünce birçok cümlenin üzerini çizen ve “Atatürk bizden biridir.” yazan bir Mustafa Kemal gördüm. Asker Atatürk’e saygım sonsuz, ama ben her şeyiyle insan olan Mustafa Kemal Atatürk’ü çok sevdim.

 

                                                                           Dilara Peksaygılı / İzmir

                                                                                   10/01/2017

Yorum Bırak
Araç çubuğuna atla