İçeriğe geç

Aylar: Haziran 2018

TEK KİŞİLİK DEV KADRO: KAYNANA

 

 

                                             

Hayırlı haftalar olsun efendim! Bu hafta yine tek kişilik dev kadro olan bir komedi malzemesiyle karşınızdayım. Kendisi, doğasına yabancı bir madde tespit ettiğinde on kaplan gücünde laf sokan mübarek bir insan. Tahmin edin kim? Kaynana!

İster meleklere taş çıkaracak kadar iyi olsun. İsterse şeytana pabucunu ters giydirsin. Hiç fark etmez. Bütün kaynanaların teması aynıdır. “Canım oğluşum ve gelin…”

Müsaadenizle klişe bir benzetmeye biraz yorum katarak yazıyı daha da ilginç bir hale getirmek istiyorum. Bebeği gecenin bir yarısı uyandığında uykulu sesiyle ona ninniler söyleyen soliste anne, onlara horultularıyla ritim tutarak eşlik eden bateriste baba ve orta yerde durup “Ay o çocuk öyle mi sallanır? Beceriksiz ayol bu gelin!” şeklinde atıflarıyla zaten gerilmeye müsait olan ortamı keman yayı misali geren orkestra şefine kayınvalide denir.

“Ben kaynanam gibi olmayacağım. Ben modern kayınvalide olacağım. Gelinim kızım gibi olacak.” diyeni bile tornistan yaptıran bir mevkidir bu. Yavaş yavaş yükselmek yoktur. Nikah defterine imzalar atıldığı andan itibaren kaynanalıkta  “Ordinaryüs Profesör” rütbesine yükselir kendileri.

Değişmeyen altın kurallardan biridir; normalde yenilen her yemek gelinin evinde kaynanamızın midesinde alerji başlangıcı verir. Dışarıda Agop’un Kazı misali, ne şartlarda yapıldığına bile bakmadan herşey yenir. Gelinin sofrasına gelince o çöp öğütme makinalarına taş çıkartacak mide hata kodu verir.

Yahu a mübarek şahsiyet! Nedir senin şuncağızımla derdin, ne istersin? “El insaf.” dedikleri yok mudur literatüründe senin? Tamam; oğluşunu besleyip büyüten, bu günlere getiren sensin. Elin kızı kalkıp geldiğinde rahatsız olmana yoktur diyecek kelamım, edecek itirazım. Ama yazık değil midir o kızcağıza? Yok mudur onun da canı? Yaptığın mırın kırınların, şekilden şekile soktuğun gül cemalinin var mıdır bir getirisi?

İşin şakası, lakırdısı bir yana gerçekten pek bir eğlencelidir kendileri. O doğal aksi, sevimli tehlikeli halleriyle yoktur mizahta rakipleri. Eh, derseniz ki nedir bu kızın bu konuda yazma sebebi; cevap en baştan bellidir aslında kelime aralarında gizli. Eğlencedir efendim eğlence! Şu sıcak yaz günlerinde en tatlı amaç yüzlerinizde oluşacak bir küçük tebessüm, samimi bir gülümsemedir.

Etrafımdaki kaynanalar! Şayet ki bu yazıyı okursanız bilin ki yoktur sizinle bir alıp veremediğim. Eğlenmektir bu konuyu seçmekteki tek derdim. Hepiniz canımsınız! Bunu da böyle bilin.

Yorum Bırak

AĞLA KARADENİZ

 

…Ağla Karadeniz ağla

Yitip giden sevdama ağla

Ağla Karadeniz ağla

Kor ateşle yanan yüreğimi dağla…

 

Güçlüdür Karadeniz, yılmaz davasından. Vazgeçmez sevdasından, sevdalandığından. Bırakmaz tuttuğu eli, dönmez sözünden asla geri.

Yıllarca soluk benizli bir canavarın hapishanesinde umuduna tutunup savaşmış Mavi Tüylü Geyik özgürlüğüne kavuşmuş, sevdasını bulmuştu. Nefes’in ilk defa bir ailesi olmuştu. Yaralarını saran, kanayan ruhuna şifa olan sevdasının yanında yeniden hayat bulmuştu, İnanmıştı; başaracaktı, çıktığı bu yolun sonunda mutluluğu bulacaktı.

Ama yaktığı o umut ışığı Soluk Benizli’nin fırtınasının kurbanı olmuştu. Kaybedeceğini anlayan Vedat alamadığı nefesi dört duvar arasına mahkum etmek, aldığı nefeste boğulmasını sağlamak için savaş başlatmıştı.

Sevdasıyla ailesi arasında kalan Tahir ise yüreğine vuran hırçın dalgalara rağmen direniyordu. Nefesi özgürlüğünden olmasın diye sevdasına hasret kalmaya razı oluyordu. Enselerinde olan soluk benizli canavarın kirli nefesine rağmen yılmıyordu. Ailesini, Nefesini kurtarmak için elinden gelen herşeyi yapıyordu Mavi Tüylü Geyik’i küçük ceylanına kavuşturamamanın acısıyla yanarken yüreği.

Çözüm belliydi. Bir nefes uzaklıktayken birbirlerine, çocuklarına hasret kalmaktansa bir arada kalıp memleket hasreti çekmeye razı olmak zorundalardı.

Nefes yeni kavuştuğu ailesinden ayrılmak istemiyordu. Onun yüzünden hapse düşmüş abisini geride bırakıp gitmek içine sinmiyordu. Tahir’in onu kurtarmak için memleketine hasret kalmayı kabullenmesine gönlü razı olmuyordu. Kalbi ikiye bölünmüştü. Bir yanı oğlu için herşeyi göze almaya razıyken diğer yanı ailesini geride bırakamıyordu.

Ama ne yazık ki o canavar yuvasını ona zindan etmeye kararlıydı. Nefes Karadeniz’den gitmek zorundaydı. Vedat sahip olamadıklarını yok etmek için son kalan gücünü kullanmaya hazırdı.

Ailesiyle geçirdiği ilk bayram sabahından sonra yaşlı gözleriyle veda etti yuvasına. Sevdasına hasret kalacak olmanın acısıyla yanan yüreği ailesine veda etmenin hüznüyle yeniden burulmuştu. Her vedayla yüreğine atılan düğümler nefesini keser olmuştu. Gizlice girdiği araba bagajında merhaba dediği Karadeniz’e yine aynı şekilde veda ediyordu. Onu Rusya’ya götürecek gemiye bir araba bagajında gidiyordu.

Ama gerçeğin acı tokadı gizlendiği yerde onu bekliyordu. Gemiye gizlenmiş canavar pençesini geçirmek için hazırdı. Karadeniz’in hırçın dalgalarının ortasında yıllardır ölü bildiği kızının aslında yaşadığını ve uzun zamandır bir nefes uzaklığında olduğunu öğrenmesi en acı dalgayı vurmuştu yüreğine. En güvendiğinin bu sırrı ondan sakladığını öğrenmekse daha da derinleştirmişti vuran yerin izini.

Vuran dalganın sızısıyla yanarken yüreği, sevdasını elleriyle ölüme götürmek zorundaydı kurtarmak için çocuklarının geleceğini. Gözünden akan her damla yaşla kesilirken nefesi; nefes olduğu adamın ölümünü seyredecek olmanın acısı kanatıyordu geçmişini, şimdisini, geleceğini.

Tahir’se çocuklarının geleceği için ölüme gitmeyi göze almıştı. Nefesinin kurtulduklarında onu terk edecek olmasına rağmen “Yaşaman, özgür olman yeter.” diye düşünecek kadar fedakar olan o yürek nasıl olur da çocuklarını bile bile ateşe atardı ki?  Nefes “Özür dilerim.” dediğinde bir an bile tereddüt etmeden vermişti cevabını. “Tabi ki çocuklarımız.” demişti. Çünkü anne babalar için çocuklarının hayatı her şeyden değerliydi.

Ve Karadeniz’in serin sularına kor bir ateş misali düştü Deli Tahir. Çocuklarının hayatı uğruna ölüme atladı. Ardında ise Nefesinin acı feryatları, değdiği yeri yakan gözyaşları kaldı.

Nefes ve Tahir’in hikayesi yarım mı kalacaktı? Nefes’in Kahramanı hapsolduğu derin dalgalardan kurtulacak mıydı? Tahir’in destanı mutlu sona kavuşacak mıydı? Peki ya umudu uğruna savaşanların hikayesi ne olacaktı? Aslında cevap çok açıktı.

 

Karadenizlinin umudunun bittiği yerde inadı başlardı.

Yorum Bırak

ATATÜRK’ ÜN AHLAK VE SAYGI ANLAYIŞI

 

Bir yazı yazmadan önce üstüne düşünmek gerekir. Ne ile ilgili yazacağına karar vermek, seçtiğin konunun uygun olup olmadığından emin olmak gerekir. Ama ben bu defa düşünmedim. Çünkü, hislerim kalemimi elime aldığımda önüme iki kelime çıkardı. Ahlak ve saygı… Atamızın ahlak ve saygı anlayışı. Büyük Önder “Hakikatleri konuşmaktan korkmayınız.” demiş. Baş üstüne der, görev bilirim.

“Bir millet, zenginliğiyle değil ahlak değeriyle ölçülür.”

Düşünün biraz. Ne kadar doğru değil mi? İnsanın asıl zenginliği ahlakıdır. Cebinin doluluğu ya da koltuğunun konumu yalnızca gösteriş meraklıları için hava atma sebebi olmaktan ibarettir. Bulunduğu mevkiye ya da menfaati için birlikte olduğu insanlara güvenip kendini ön plana çıkaran insanlardan geleceğe örnek olması nasıl beklenir?

“Saygısızlığın büyüğü küçüğü yoktur.”

“Saygı” bir insanda olması gereken en önemli değerlerdendir. Başkalarına saygısı olmayan bir insanın kendisine saygı gösterilmesini istemeye hakkı yoktur.

“Kimsenin fikrine, vicdanına egemen olunamaz.”

Cumhuriyet’in en önemli değerlerinden biri ‘”hür olmak”tır. Hür olmak… Kendi fikirlerinin arkasında durup onları savunmak. Zorla kabul ettirilmeye çalışılan düşüncelere karşı dimdik ayakta durmak.

Atamızın bize mirası olan bu hür vatanda hiç kimse bir başkasının düşüncelerine egemen olamaz. Çünkü bilmelidir ki öyle bir saygısızlığa kalkışırsa hem ahlakını yitirir hem de Atasının emanetine hıyanet etmiş kabul edilir.

Unutulmamalıdır ki insanı insan yapan temel değerler saygı ve ahlaktır. Onu yüceltecek olan ise bu değerler sahip çıkmasıdır. Ahlak ve saygısını yitirmiş olanlar ise bencillik okyanusunda boğulmaya mahkumdur. Hür millet, hür vicdan, hür insan…

İnsan hür olmalıdır ki düşünceleri hür olsun. Düşünceler hür olmalıdır ki gelecek hür olsun. Gelecek hür olmalıdır ki Atamız mezarında huzurlu uyusun.

Yorum Bırak

ÖĞRENCİ USULÜ HAPİSHANE

                                                 

Ey ahali! İzmir’e yaz sıcaklarının basmış olmasına rağmen hala açık olan okulların getirisi sevgili afakanlarımın bana vermiş olduğu yetkiye dayanarak yine nevişahsına münehasır bir konuyla gelmiş bulunuyorum. Öğrenci usulü hapishane! Bilin bakalım ne? Dört harfli, iki heceli. Okul!

Normal bir öğrenci için okul hapishane, nöbetçi öğretmen gardiyan, sınıf öğretmeni koğuş ağası, sınıfı ise koğuşudur. İki gün olmasına rağmen sanki iki saatmiş gibi jet hızıyla geçen hafta sonu ise açık görüş gibidir. Eğer koğuş ağası merhametli biriyse günleri o kadar sıkıntılı geçmez. Ama şansı ona uzaktan nanik yapmışsa ve koğuşundaki ağa modern çağın eli cetvellilerindense işi biraz sıkıntıya düşer.

Gelelim koğuşa. Saatlerini geçirdiği kader mahkumlarını ne kadar severse sevsin haticeye değil neticeye baktığında sonuç yine hüsrandır. Dokuz ay tutuklu kaldığı bir hapishanededir. Ah o açık görüş yok mu o açık görüş! Daha başladığını anlayamadan bitiş düdüğünü duyar, yeniden koğuşunda bulursun kendini.

Eee… Ne anladım ben bu işten? Temiz havamı rahat rahat alamamışım, beş gün boyunca üstüme üstüme gelen duvarların getirdiği negatif elektriği atamamışım. Kendime gelmeden koğuşuma geri paketlenmişim.

Şahsen ben şanslıydım ki koğuş ağam çok iyi biriydi ve koğuşumda iyi anlaştığım kader ortaklarım vardı. Ama sorarsanız hapishaneyi seviyor musun diye, cevabım çok nettir; Hayır!

Son söze gelecek olursak; her ne kadar Eylül deki duruşmada çıkacak karar belli olsa da üç aylık tutuksuz yargılanma sürecimiz başladı. Cümleten iyi tatiller!

(Küçük bir dipnot; Ben bu yazıyı okulların kapanmasına bir hafta kala yazıyorum ama sizlerin bunu okuması on gün sonrayı bulacaktır. Ve bu yazı tamamen mizah amaçlı yazılmıştır. Yanlış anlaşılma olmasın.)

Yorum Bırak

-TEŞEKKÜR EDERİM ÖĞRETMENİM-

 

                              

Öğretmen öğrencisinin okuldaki annesidir. Yıllar boyunca günün yarısından fazlasını birlikte geçirir öğretmen ve öğrencileri. Birçok anı biriktirir, birçok şey paylaşırlar. Ne olursa olsun bir şekilde yer edinir öğrencisinin hayatında, eğer şanslılarsa bu yer tamamen iyi anılarla dolar.

Ve ben öğretmenime büyük bir teşekkür borçluyum.

Yavruları için çırpınan bir kuş misali kanatlarınızı üzerimizden çekmediğiniz, düşsek bile yılmadan yeniden ayağa kalkmayı öğrettiğiniz, sevginizi daima hissettirdiğiniz, bizi bizden çok düşünüp bizi koruduğunuz için teşekkür ederim öğretmenim.

Bize sorumluluk almayı öğrettiğiniz, inandığımız değerlerden vazgeçmemiz gerektiğini gösterdiğiniz, kendi başımıza uçmayı öğrenmemiz için bizi desteklediğiniz, verdiğimiz sözün arkasında durmamız gerektiğini öğrettiğiniz için teşekkür ederim öğretmenim.

Bize inandığınız, güvendiğiniz, arkamızda durduğunuz, iyiliğimiz için çabaladığınız,  yeteneklerimizi keşfetmemizde yardımcı olduğunuz, bizim duygu ve düşüncelerimize önem verdiğiniz için teşekkür ederim öğretmenim.

Kalemimden dökülen dört cümleyle bana inandığınız, kendimi bulma yolunda bana ışık tuttuğunuz, en tedirgin anlarımda bile sakinleşmeme yardımcı olduğunuz, ben bile kendime güvenmezken bana güvendiğiniz için teşekkür ederim öğretmenim.

Bana inandığınız, güvendiğiniz, yanımda durup desteklediğiniz… Ama en önemlisi benim öğretmenim olduğunuz için teşekkür ederim öğretmenim.

…Aylin Urfalı Maranezli’ye sonsuz teşekkürlerimle…

 

29/05/2018

2 Yorum
Araç çubuğuna atla