İçeriğe geç

Dilara Peksaygılı Yazılar

ATATÜRK’ ÜN AHLAK VE SAYGI ANLAYIŞI

 

Bir yazı yazmadan önce üstüne düşünmek gerekir. Ne ile ilgili yazacağına karar vermek, seçtiğin konunun uygun olup olmadığından emin olmak gerekir. Ama ben bu defa düşünmedim. Çünkü, hislerim kalemimi elime aldığımda önüme iki kelime çıkardı. Ahlak ve saygı… Atamızın ahlak ve saygı anlayışı. Büyük Önder “Hakikatleri konuşmaktan korkmayınız.” demiş. Baş üstüne der, görev bilirim.

“Bir millet, zenginliğiyle değil ahlak değeriyle ölçülür.”

Düşünün biraz. Ne kadar doğru değil mi? İnsanın asıl zenginliği ahlakıdır. Cebinin doluluğu ya da koltuğunun konumu yalnızca gösteriş meraklıları için hava atma sebebi olmaktan ibarettir. Bulunduğu mevkiye ya da menfaati için birlikte olduğu insanlara güvenip kendini ön plana çıkaran insanlardan geleceğe örnek olması nasıl beklenir?

“Saygısızlığın büyüğü küçüğü yoktur.”

“Saygı” bir insanda olması gereken en önemli değerlerdendir. Başkalarına saygısı olmayan bir insanın kendisine saygı gösterilmesini istemeye hakkı yoktur.

“Kimsenin fikrine, vicdanına egemen olunamaz.”

Cumhuriyet’in en önemli değerlerinden biri ‘”hür olmak”tır. Hür olmak… Kendi fikirlerinin arkasında durup onları savunmak. Zorla kabul ettirilmeye çalışılan düşüncelere karşı dimdik ayakta durmak.

Atamızın bize mirası olan bu hür vatanda hiç kimse bir başkasının düşüncelerine egemen olamaz. Çünkü bilmelidir ki öyle bir saygısızlığa kalkışırsa hem ahlakını yitirir hem de Atasının emanetine hıyanet etmiş kabul edilir.

Unutulmamalıdır ki insanı insan yapan temel değerler saygı ve ahlaktır. Onu yüceltecek olan ise bu değerler sahip çıkmasıdır. Ahlak ve saygısını yitirmiş olanlar ise bencillik okyanusunda boğulmaya mahkumdur. Hür millet, hür vicdan, hür insan…

İnsan hür olmalıdır ki düşünceleri hür olsun. Düşünceler hür olmalıdır ki gelecek hür olsun. Gelecek hür olmalıdır ki Atamız mezarında huzurlu uyusun.

Yorum Bırak

ÖĞRENCİ USULÜ HAPİSHANE

                                                 

Ey ahali! İzmir’e yaz sıcaklarının basmış olmasına rağmen hala açık olan okulların getirisi sevgili afakanlarımın bana vermiş olduğu yetkiye dayanarak yine nevişahsına münehasır bir konuyla gelmiş bulunuyorum. Öğrenci usulü hapishane! Bilin bakalım ne? Dört harfli, iki heceli. Okul!

Normal bir öğrenci için okul hapishane, nöbetçi öğretmen gardiyan, sınıf öğretmeni koğuş ağası, sınıfı ise koğuşudur. İki gün olmasına rağmen sanki iki saatmiş gibi jet hızıyla geçen hafta sonu ise açık görüş gibidir. Eğer koğuş ağası merhametli biriyse günleri o kadar sıkıntılı geçmez. Ama şansı ona uzaktan nanik yapmışsa ve koğuşundaki ağa modern çağın eli cetvellilerindense işi biraz sıkıntıya düşer.

Gelelim koğuşa. Saatlerini geçirdiği kader mahkumlarını ne kadar severse sevsin haticeye değil neticeye baktığında sonuç yine hüsrandır. Dokuz ay tutuklu kaldığı bir hapishanededir. Ah o açık görüş yok mu o açık görüş! Daha başladığını anlayamadan bitiş düdüğünü duyar, yeniden koğuşunda bulursun kendini.

Eee… Ne anladım ben bu işten? Temiz havamı rahat rahat alamamışım, beş gün boyunca üstüme üstüme gelen duvarların getirdiği negatif elektriği atamamışım. Kendime gelmeden koğuşuma geri paketlenmişim.

Şahsen ben şanslıydım ki koğuş ağam çok iyi biriydi ve koğuşumda iyi anlaştığım kader ortaklarım vardı. Ama sorarsanız hapishaneyi seviyor musun diye, cevabım çok nettir; Hayır!

Son söze gelecek olursak; her ne kadar Eylül deki duruşmada çıkacak karar belli olsa da üç aylık tutuksuz yargılanma sürecimiz başladı. Cümleten iyi tatiller!

(Küçük bir dipnot; Ben bu yazıyı okulların kapanmasına bir hafta kala yazıyorum ama sizlerin bunu okuması on gün sonrayı bulacaktır. Ve bu yazı tamamen mizah amaçlı yazılmıştır. Yanlış anlaşılma olmasın.)

Yorum Bırak

-TEŞEKKÜR EDERİM ÖĞRETMENİM-

 

                              

Öğretmen öğrencisinin okuldaki annesidir. Yıllar boyunca günün yarısından fazlasını birlikte geçirir öğretmen ve öğrencileri. Birçok anı biriktirir, birçok şey paylaşırlar. Ne olursa olsun bir şekilde yer edinir öğrencisinin hayatında, eğer şanslılarsa bu yer tamamen iyi anılarla dolar.

Ve ben öğretmenime büyük bir teşekkür borçluyum.

Yavruları için çırpınan bir kuş misali kanatlarınızı üzerimizden çekmediğiniz, düşsek bile yılmadan yeniden ayağa kalkmayı öğrettiğiniz, sevginizi daima hissettirdiğiniz, bizi bizden çok düşünüp bizi koruduğunuz için teşekkür ederim öğretmenim.

Bize sorumluluk almayı öğrettiğiniz, inandığımız değerlerden vazgeçmemiz gerektiğini gösterdiğiniz, kendi başımıza uçmayı öğrenmemiz için bizi desteklediğiniz, verdiğimiz sözün arkasında durmamız gerektiğini öğrettiğiniz için teşekkür ederim öğretmenim.

Bize inandığınız, güvendiğiniz, arkamızda durduğunuz, iyiliğimiz için çabaladığınız,  yeteneklerimizi keşfetmemizde yardımcı olduğunuz, bizim duygu ve düşüncelerimize önem verdiğiniz için teşekkür ederim öğretmenim.

Kalemimden dökülen dört cümleyle bana inandığınız, kendimi bulma yolunda bana ışık tuttuğunuz, en tedirgin anlarımda bile sakinleşmeme yardımcı olduğunuz, ben bile kendime güvenmezken bana güvendiğiniz için teşekkür ederim öğretmenim.

Bana inandığınız, güvendiğiniz, yanımda durup desteklediğiniz… Ama en önemlisi benim öğretmenim olduğunuz için teşekkür ederim öğretmenim.

…Aylin Urfalı Maranezli’ye sonsuz teşekkürlerimle…

 

29/05/2018

2 Yorum

SİYAH BEYAZ AŞK’ A VEDA

                                                                  

Her güzel şeyin bir sonu vardır. Ve başlayan her şey er ya da geç bitmeye mahkumdur.

İçine hapsolduğu karanlığı kabullenmiş bir siyah tanıdım ben. Daha on iki yaşında itildiği kara delikten çıkmak için çabalayan, umut etmeyi babasını gömdüğü toprağın altına terk etmiş olan. Kalbi kadar pirüpak olan bir beyaz tanıdım ben. Kendini insanları kurtarmaya adamış olan, ‘umut’ kelimesine ışık olan.

Siyahla beyazın çarpışmasına şahit oldum ben. Bambaşka dünyalarda yaşayan iki ruhun tanışmasını, ‘anlaşma’ adı altındaki prangayla birbirine mahkum olmasını.

Aydınlığa aşık beyazla karanlığa tutsak siyahın birbirine karıştığını gördüm ben. Beyazın siyahtaki yaraları sarmasını, iki kalbin birbirine şifa olmasını.

Siyah ve beyazın griyi tanımasını gördüm ben. Beyazın siyah uğruna kurşunlar arasında kalmasını, siyahın beyazın aşkıyla karanlığa kafa tutmasını.

Bu iki ruhun kendi gök kuşaklarını yaratmasına şahit oldum ben. Siyah ve beyazdan çıkan en nadide renkleri, en derin yaraların kapanabileceğini gördüm onlarla.

Elveda Aslı Çınar Aslan. İnsanlara umut olmaya çalışan, yaralarına aşık olduğu adamın bir gün iyileşeceğine dair umudunu hiç kaybetmeyen kadın elveda.

Elveda Ferhat Aslan. Babası bildiği adama hayran olan, sevdiği kadının gözyaşlarıyla yaraları kabuk bağlayan adam elveda.

Kalplerimizdeki yeriniz bambaşka.

Bizler size veda etmiş olsak da siz birbirinizi bırakmayacaksınız, biliyoruz.

Yarattığınız gökkuşağında mutlu olun. Birbirinizle tanıdığınız o büyülü hissi oğlunuza da aşılayın. Geçmişinizle değil, bugününüzle yaşayın ve geleceğe daima umutla bakın. Çünkü yalnızca beyaz veya yalnızca siyah olamaz bu dünyada. Güneş her gün yeniden doğdukça umutlar tükenmez asla.

Yorum Bırak

NEFES’İN UMUDU SEVDASINI KORUDU

 

Araf… Yaşamla ölümü birbirinden ayıran, cehennem soğuğuyla dondurucu sıcağı aynı anda hissettiren o mucizevi yer. Sahip olduğu güçle insanı bilinmezlik okyanusunda boğulmaya mahkum kılan boşluk.

Kurşun yarasından alev alev akan kanlara rağmen buz gibi sulara sığınan Tahir asırlar misali geçmek bilmeyen o dakikalara hapsolmuştu. Nefesi aldığı haberin acısıyla yanarken o kalan son gücüyle sığındığı sulara tutunuyordu. Deli Tahir inadıyla Nefes umudunun fark etmeden birbirine sarıldığı o an veriyordu gücünü ikisine de. Sevdaydı o gücün adı. Aşktı…

Ölmezdi Tahir. Ölemezdi. Söz vermişti Nefesine. Ne pahasına olursa olsun ondan gitmezdi. Tahir’e olan inancının verdiği güçle dayadı namluyu Cemil’in kafasına. Duruşu, bakışları, tavrı… Her şeyiyle Deli Tahir’ in karısı Nefes Kaleli’ydi o.

Kocası hastaneye yetiştirilip ameliyata alındığında ise sekiz yıldır yaptığı gibi yine umuduna tutundu. Nefes umudu Tahir’i korudu. Umuduna ışık olan adam ameliyattan çıktığında aldığı nefes yeniden can buldu. Mavilerine mühürlenmiş o gözler açıldığında ise ışığı yüzüne vurdu.

Gece çöküp etraf sakinleştiğinde ise iki sevdalı baş başa kaldı. Nefes, yaşadığı o korkunun üzerine geçmişini esir eden korkularını hiçe saydı ve çekinerek, incinmekten korkarak sevdiği adamın sağ yanına uzandı. Ve o hissin ne kadar özel olduğunun farkına vardı.

Nefesleri birbirine karışırken Mavi Tüylü Geyik sevdasının kanatları altında gözlerini kapadı. İnandığı, güvendiği, sevdalandığı adamın yanında huzuru en derinlerinde hissederek en tatlı uykusuna yattı. Çünkü biliyordu, Denizden Gelen Kaplan yanındaydı ve sevdiği adam onu asla bırakmazdı.

 

Yorum Bırak

AİLE

                                                                          

Aile ne demek? İnsan bir ailesi olduğunu nasıl anlar? Nasıl aile olunur? Aile olmanın tek şartı kan bağı mıdır? Peki ya aile kelimesinin altında yatan asıl anlam nedir?

Aile güven demektir. Ne durumda olursan ol yanında olduğun bildiğin, varlığını hissettiğindir. “Kimsem yok” dediğinde omzunda hissettiğin eldir. Karanlığın ortasında kaldığında sana yol gösteren fenerdir. En zor zamanında koşup sana yetişendir.

Aile şefkat demektir. Üzüldüğünde, ağladığında, sızladığında seni sarıp sarmalayan kuvvettir. Ağlarken başını yasladığın omuz, en üzgün anında yüzünde oluşan tebessüm sebebidir.

Aile sevgi demektir. Ne yapmış olursan ol senden gitmeyeceğini bildiğindir. Yaptığının karşılığını beklemeden sana yardım eden, gözünden düşen bir damla yaşı yüreğinde hissedendir. Güçsüz hissettiğinde sana kol kanat gerendir.

Yaşayarak öğrenmiş biri olarak söylüyorum ki aile olmak için kan bağı denen şey şart değildir. Ne insanlar gördüm kan bağım olmasına, bir metre ötemde durmasına rağmen gözyaşımı görmeyen, üzüntümü paylaşmayan. Ama ne insanlar tanıdım tek bir bakışımla içimi okuyan, kilometrelerce ötemde olmasına rağmen bir nefes yakınımda olan.

Sadece mutlu anlarınızda yanınızda olan, onun koyduğu kurallar çerçevesinde yaşamanızı buyuran insanlar aileniz olamaz hiçbir zaman. İsterse en yakınınızda olsun, isterse metrelerce uzağınızda. Sizi siz olarak kabul etmeyen, yaptığı her şeyin karşılığını bekleyen, en ufak bir açığınızı yakalamak için didinen hiç kimse ailenizin içinde var olamaz. Çünkü yakınınızda olduğu müddetçe size zarar vermekten başka bir işe yaramaz.

İşte bu yüzden “ailem” dediği kişileri iyi belirlemeli insan. Her daim güvenebildiği, koşulsuz şartsız yanında olanları tutmalı hayatında . Yoksa zehirli otlar etrafını sardığında gerçek ailesine ulaşmak için hiç yol kalmaz dünyasında.

Yorum Bırak

SİYAH MI BULAŞTI BEYAZA, BEYAZ MI KARIŞTI SİYAHA?

 

Siyah ve beyaz… Evrendeki  mükemmel dengenin büyülü sembolü. Kötüyle iyi arasındaki sınırın belirlendiği, ne beyazın siyaha karıştığı ne de siyahın beyaza bulaştığı mükemmellik.

Dışarıdan bakıldığında görülen, yorumlanan budur. Ama görünenin aksine gizli kalan şeyi pek az kişi fark eder. Her iki tarafın içinde de minik birer zıtlık bulunur. Beyazdaki minik siyahlık derinlere gömülen kötülükleri, siyahtaki beyazlıksa içeri hapsedilen iyi yönleri temsil eder. Ve işte bize sunulan iki mükemmel örnek oldu bana bunu öğreten; Beyazlar içinde ışıldayan Aslı ve karanlığa gömülmüş Ferhat. Beyazın siyaha mecburen esir düşmesiyle başlamıştı onların hikayesi.

Abisini koruma uğruna siyahlığa esir düşen minik beyaz kar tanesi. Siyahın dondurucu soğukluğunda hayatta kalmaya çabalayan çaresiz beyazlık. Başta görünen buydu. Kendisini esir alan siyahlıktan tüm beyazlığıyla nefret eden, etrafını saran karanlığa rağmen ışığını kaybetmemek için elinden gelen tüm gayreti sarf eden kar tanesiydi Aslı. Ama kaçınılmaz son elbet olacaktı; siyah beyaza bulaşacaktı. Çünkü ortadaki sınır yok edilmişti, denge bozulmuştu.

Aslı’nın öldürmeyeceğini bilmesine rağmen Ferhat’ı bıçaklamasıyla ilk darbe vuruldu. Minik de olsa bir siyahlık bulaşmıştı artık beyazlığa. Ve geri dönüşü asla olmayacaktı. Tabi bu hikayenin beyaz tarafıydı. Siyah tarafıysa çok daha farklıydı. Ferhat’ın hamurunu yıllar önce kendi karanlık ruhuyla yoğuran Namık’ın atladığı çok önemli bir nokta vardı. Kendi karanlığıyla örtmeye çalıştığı beyazlık elbet gün yüzüne çıkacaktı. Ferhat içine işlenen karanlıktan elbet kurtulacaktı. Namık’ın yarattığı karanlığa bir gün bir beyaz elbet karışacaktı. Ve daha ilk bölümden Ferhat kendi elleriyle karıştırdı ruhuna beyazlığını. Günden güne içine işlemeye başlamıştı Aslı.

Hikaye ilerlemeye başladıkça işin rengi değişti. Siyahtan kurtulmaya çalışan beyazın tek derdi geleceği, hayalleri için kaçmak değildi. Ferhat’ın siyahlığına tutulmaktan kaçıyordu Aslı. Siyahsa bir anlık merhametle hayatını bağışladığı beyazın ışığına çekilmeye başladığını fark ettikçe daha da hapsediyordu kendini karanlığa. Işığa tutulduğunu fark ettikçe karanlığına yürüyordu Ferhat.

Ama bu kaçış çok uzun sürmedi. Birbirlerinden uzaklaşınca derinlerinde hissettikleri boşluk yadsınamayacak büyüklüğe gelmişti. Üşüyordu Aslı. Fark etmeden tutulduğu siyahlık yokken üşüyordu. Başta nefretle baktığı, kurtulmaya çalıştığı karanlık yokken üşüyordu. Ferhat, beyazın yokluğunda parfümündeki  kokuya tutunuyordu. Ama Aslı’nın tutunabileceği hiçbir şey yoktu. Çünkü kendisinin de dediği gibi; Canın istediği yerden kovulmuştu.

Ve sonunda beklenen oldu. Gözlerin sessizce söylediklerini kalpleri duydu. Derinlerinde sakladıkları hisler özgürlüğe kavuştu. Kar tanesi erimeye başladı. Beyaz siyaha teslim oldu. Siyahla beyaz birbirine karıştı. Birbirlerini buldu. Ama akılda hala bir soru; Sardı mı grilik ikisinin de ruhunu?

Sahi ya; neydi bu aşkı başlatan? Siyah mıydı beyazlığa bulaşan, beyaz mıydı siyahlığa karışan?

 

 

Yorum Bırak

YANMAK HEP ACITIR MI CANI?

 

    Sıkıntı var doktor, büyük sıkıntı var.  

   Yanıyoruz, cayır cayır yanıyoruz.

Ateş her zaman yakar mı? Alevler harlandıkça artar mı? Yanmak hep acıtır mı canı? Peki, yanığın izi ilelebet kalır mı?

Beyazlığına alevlerin kırmızısı karışsın isteyen bir peri kızı vardı artık bu masalda. Fırtınaların ardına saklanan prensin ona kol kanat germesini bekleyen, o yıkıcı fırtınaya kapılıp gitmek isteyen.

Ama roller değişmeye başlamıştı bir kere. Eskiden kanadının kırılacağını bile bile peri kızını yanında tutan prens artık canının yanmasında ölesiye korktuğu peri kızını içi yana yana karanlığından, geçmişinden uzaklaştırmaya çalışıyordu. Sevdiğinin canı yanmasın diye kendisi yürüyordu ateşe.

Siyahın içi titriyordu alevler içinde yanarken biricik beyazı.

Gözleri, kalbi, ruhu bambaşka kelimelere ev sahipliği yapsa da kalbini bir bıçak gibi kesen kelimeler dökülüyordu dudaklarından Ferhat’ın. Bu zehirli sözcükler peri kızının kalbine ulaştığında ise kesmekten beter ediyordu, saplanıp kalıyordu orada. Sanki tonlarca yük taşıyordu Aslı sol yanında.

Ama prensin kendi fırtınalarının harabelerinden göremediği bir şey vardı. Beyazın geçmişinden gelen sinsi bir tehlike. Aslı’yı kendi karanlığından kurtarmaya çalışırken asıl tehlikeyi göremiyordu Ferhat. Peri kızını savurup yok etmeye gelmiş kasırganın farkına varamıyordu.  Kendi fırtınasından kurtarmaya çalıştığı Aslı’yı büyük bir kasırganın eşiğine bırakıyordu.

İşte asıl sıkıntı burada başlıyordu. Kendi sıkıntılarından korumaya uğraştığı beyazını beklenmedik bir sorun bekliyordu. Eh, akıllarda da bir sürü soru kalıyordu.

Ters yönlerden gelen iki rüzgar birbirine çarptığında ortaya çıkan fırtına kalplerini vuracak mıydı? Fırtınalar dindiğinde birbirlerini bulacaklar mıydı?  Bunca şeye rağmen Beyaz ve Siyah mutlu sona kavuşacak mıydı?

 

Yorum Bırak

SAHTE İNSAN

 

Sahtelik ve gerçeklik soyut kavramlardır değil mi? Elle tutulamaz, gözle görülemez, duyulamaz ama hissedilir. Bu bir duygu da olabilir, tepki de, söz de, insan da. Karşıdaki ne kadar değişirse değişsin insan onun sahte mi yoksa gerçek mi olduğunu anlar. Kimi zaman vakit alır anlaması, kimi zamansa tek bir bakış yeter. Ama en zoru sahte insandır.

Olan bütün kötülüğünü, çirkinliğini, kendisini içine saklamış, kalbinin kapılarını ardına kadar kapatmış bir insan. Zor olmaz mı bunu anlamak? O gülüşünün ardındaki kötülüğü fark etmek, kendini ona karşı korumaya almak?

Açık konuşacağım, hayatımda  “gerçek” diyebileceğim insanların sayısı ortalama iki elimin parmakları kadar az. Oysa geniş ailem bunun dört, belki de beş katı kalabalığında. Kulağa garip geliyor değil mi? Alt tarafı on altı yaşında bir kız. Nasıl böyle konuşabiliyor? Aslında cevabı çok basit. Tek bir kişiyi fark etmek yetiyor.

Tek bir sahte gülüş diğerlerinin hepsini gün yüzüne çıkarıyor. Çünkü aslında hepsi aynı duruyor. Bütün sahtelikler birbirine bağlanıyor, birbirini tamamlıyor. Hava kararıp ışıklar kapandığında ortaya çıkan çirkinlik hepsinde aynı oluyor. İşte bu yüzden bu yaşta bile onları fark etmek hiç de zor olmuyor. Hele de sahte kahkahalar, sevinçler, duygular, sahte sevgiler en yakınınızda yer edindiyse hepsinden kolay oluyor.

Velhasılıkelam, çevremizi iyi incelememiz gerekiyor. Çıkarları uğruna yanımızda kalan, sahte sevgileriyle insanların gözünü boyayanları bulmamız ve hayatımızdan çıkarmamız gerekiyor. İyiliğimiz için, kendimiz için onlardan arınmamız gerekiyor. Çünkü korkutucu gerçek bir gölge misali arkamızda bekliyor. Sahte insanlar çevrelerini de sahteleştiriyor.

Yorum Bırak

KARADENİZ

                                                               

Etme Karadeniz, eyleme

Kıyma sevdiğime.

Yaş düşürme yüreğine.

  

Hırçındı Karadeniz. Dalgaları alev alev yanıyordu. Vurduğu her kıyıyı ayrı ayrı yakıyordu. Asiydi Karadeniz. Öfkesi dinmek bilmiyordu. Her şeyi bir fırtına misali savuruyordu.

Aşıktı Karadeniz. Anlayamadan tutulduğu mavilerin esirliğinde yanıyordu.  Dinmek bilmez dalgaları umut ışığı vurmuş gözlerde hiç oluyordu.

Yıllarca kendinden önce sevdiklerini düşünmüş kaplanla, esir edildiği zindanda tek sığınağına, umuduna tutunmuş bir geyik nasıl kırabilirdi zincirleri? Hapsoldukları çıkmazlardan nasıl kurtulabilirdi? Denizden gelen kaplan ve mavi tüylü geyik… Kavuşabilir miydi birbirine? Direnebilir miydi onca engele?

Yıllardır dayandığı bu zulmün ona “Sakın adından vazgeçme Nefes!” diyecek, uçuruma elini sımsıkı tutarak atlayacak bir adam sayesinde sonlanacağını, yeni yuvasının o kurtarıcının sığınağı olacağını bilmeden yaşamıştı Nefes. 8 yılını esir eden adama oğlu sayesinde katlanabilmişti. Oğlunu büyütürken o da büyümüştü.

Tahir’in dünyası ise bambaşkaydı. Karadeniz’in derin suları, hırçın dalgaları eşliğinde büyümüş, ruhuna Karadeniz işlenmiş bir adam olmuştu. Öfkesiyle kasıp kavuran adımıyla yeri titreten bir Kaleli’ydi o. Kimseye eyvallahı olmayan, başına buyruk…

Ama bir gün bir mucize oldu. Karadeniz’in hırçın dalgaları bir anda süt liman oldu. Deli Tahir aşık oldu. Karadeniz bir çift mavi göze esir oldu.

Karadeniz’e kadar adım adım onları takip eden tehlikeye rağmen yılmadılar. Ne Tahir vazgeçti sevdasından, ne Nefes pes etti umuda tutunmaktan.

Umudun sakinliği ile öfkenin hiddetinin en güzel birleşimiydi onların aşkı. Ortaya çıkan uyum, ruhlarındaki ahenk paha biçilemezdi.

Konuşmadan dillenen bir aşktı onlarınki. Susuyordu dilleri, çırpınıyordu yürekleri. Karadeniz’in şahit olduğu bir aşktı onlarınki. Haykırıyordu gözleri, mühürlenmişti kalpleri.

Karadeniz mühürlemişti kalplerini…

 

Etme Karadeniz eyleme,

Duyur sesimi denizlere

Şahit et yedi cihanı çırpınan yüreğime.

 

Yorum Bırak
Araç çubuğuna atla