İçeriğe geç

Dilara Peksaygılı Yazılar

TEYZEME…

 

Şans… Tabiri kişiden kişiye değişen , kiminin hayatını adadığı, kimininse zerre kadar inanmadığı bir soyutluk… Bazıları için bir eşya haline bürünür, bazıları için bir duygu, bir cümle ,bir insan… Aile ve sağlık ise her insan için değişmez bir şanstır. Benimse bu iki kavram dışındaki en büyük şansım bir insan. Teyzem…

En başta anne yarısıdır teyze. Anne dışında bir tek onda hissedebilirsin aynı şefkati. Anne olmadığı zaman sığınacağın liman olur sana. Kendi evladından ayırmaz asla.

Yeri gelir, en yakın arkadaşın olur teyze. İçini döktüğün, sırlarını paylaştığın, hayallerine ortak ettiğin, sorgulamadan güvendiğin dayanağın olur. Kurduğun en ufak bir hayale bile destektir. Kanadını kırmak isteyenlere inat gözünden bile sakınır seni. Geleceğin için attığın her adımda hissedersin onu yanında.

Kimi zaman en has suç ortağın olur teyze. Sana zarar vermeyeceğine emin olduğu her şeyde destek olur koşulsuzca. Annenden saklamaya çalışsan bile teyze anlar, fark ettirmeden o kollar arkanı. Tehlikenin kıyısından döndürür, büyük yanlışları engeller ama kimselere ses etmez sen üzülme diye.

Gecenin en sessiz vakitlerinde bile kahkahalarla gülebildiğin kişidir teyze. Herkes uyur, ortalığa sessizlik hakim olur ama sizin kahkahalarınız kesilmez. Başladığın konuyu unutur bambaşka konularla noktalarsın sohbeti ama en çok da bu eğlendirir seni. Saçma bile olsa her konuyu konuşabildiğin insanlardandır teyze.

En mutsuz halinde bile sıcacık gülümsemesiyle ısıtır içini. Ne kadar söylenirse söylensin yine de kızamaz sana. Kendini üzmene el vermez gönlü. Ne yapar eder tekrar güldürür yüzünü. Hayatının vazgeçilmezlerindendir. Seni, senden çok düşünen koruyucu iki meleğinden biridir. Böyle şanslılar için de “teyzesinin kopyası”  lafı en güzel iltifatlardan bile değerlidir, çünkü gurur duyarlar teyzelerine benzemekten.

Bazen kimseler anlayamaz ne düşündüğünü, ne hissettiğini, neye kırıldığını… Annene sığınırsın böyle zamanlarda. Ama o kör kalabalığın arasında biri vardır ki yeri geldiğinde içini okur senin. Konuşmadan derdini anlatabileceğin, elini uzatsan tutabileceğin, kalbini kolayca açabileceğin ,  ne olursa olsun güvenebileceğin ,başına gelen en büyük şansındır teyze…

 

 

 

 

Yorum Bırak

ATATÜRK’ÜN ÖNGÖRÜLERİ

 

                                                  

“Dahi odur ki, ileride herkesin takdir ve kabul edeceği şeyleri ilk ortaya koyduğu zaman herkes ona ‘deli’ der.” Kendi sözünün en büyük örneği yine kendisi olan adam. Yaşarken deli, öldüğünde dahi diye anılan adam. Öngörüleriyle bize ışık tutan, yolumuzu aydınlatan adam. Yıllar önce söyledikleri bugün bile geçerli olan adam. Bazıları hala farkında değil ama çok haklıymışsın Atam.

“Bir gün gelecek ben, hayal zannettiğiniz bütün devrimleri başaracağım. Milletim bana inanacaktır. Bu millet gerçeği görünce arkasından tereddütsüz yürür, dava uğruna ölmesini bilir.” Yıl 1906. Osmanlı Devleti daha ayakta, ortalıkta savaşla ilgili  en ufak bir iz bile yok, ama o günden yeni Türkiye’yi görmüş biri var. Daha o günden ileride bile öngörüleriyle etrafına ışık tutacağını gösteren bir Mustafa Kemal. Bu sözünden bir yıl sonra ilk Misak-ı Milli sınırlarını çizmiş ve tek bir  yerde yanılmıştır. O da, topraklarımızdan ayrılmasına gönlünün razı olmadığı Kerkük’ü sınırlarımız içine katmış olmasıdır.    “Arkadaşlar, bana dikkat edin, sözlerime kulak verin . Osmanlı ordusu değil, Türk ordusu bir gün gelecek, Türk varlığını, Türk bağımsızlığını kurtaracaktır. İşte aslı o zaman sevineceğiz. Gurur duyacağız. İşte o zaman Türk ordusu görevini yapmış olacaktır.” Sekiz yıl öncesinden kafasında Kurtuluş Savaşı’nın olduğunu sözleriyle dile getiriyorsa ve 1923’te  “Devletin esasını Cumhuriyet prensiplerine göre hazırlamak lazım.” diyorsa ülkemizin altyapısını Atatürk’ün öngörüleri oluşturmuş demektir.

Erzurum Kongresi sırasında Mazhar Müfit Kansu’ya  : “Tarih koy önce, şimdi yaz bakalım. Zaferden sonra hükümet şekli Cumhuriyet olacaktır bu bir. Padişah ve hanedan için zamanı gelince gereken işlem yapılacaktır, bu iki. Tesettür kalkacaktır, bu üç. Fes kalkacak, uygar toplumlar gibi şapka giyilecektir, bu dört.” Demesinin üzerine Mazhar Müfit kalemi elinden bırakıp “Darılmayın ama Paşam hayalci yanlarınız var” deyince “Bunu zaman gösterir, sen yaz: Latin harfleri yürürlüğe girecektir, bu beş.” demiştir.

Yıllar önce hepsini harfi harfine yazdırmış ve sırasıyla gerçekleştirmiş bir dahi.

1922’de taarruz öncesi  “Hesap ediniz, 15. Gün İzmir’deyiz.” demiş ve yine kendisiyle görüşmek isteyen yabancı elçilere “Sizinle 9 Eylül 1922 ‘de Nif (Kemalpaşa) kasabasında görüşebilirim .” demiştir.

Beni şaşırtan başka bir öngörü de İngiltere Kralı ile ilgilidir.1924 ‘ te “İlk beş senede kendimiz toplayıp devrimlerimizi yaparız.2. beş senede dünyaya kendimizi tanıtırız. 3. Beş senede İngiltere kralına ülkemizi ziyaret ettiririz.” demiş, nitekim 8. Edward 1936’ da ülkemizi ziyaret etmiştir. Ve yine Atatürk 8. Edward için “Kralın Madam’a zaafı olduğunu görüyorum. Korkarım ki tahtını bu kadın yüzünden kaybedecek” demiştir ki kral tahtından feragat edip Bayan Simpson ile evlenmiştir.

Mussolini’nin ölümünden yıllar önce “ Mussolini’yi kendi milleti linç edecektir” demesi, 2. Dünya Savaşı öncesi Hitler için “Savaşı o başlatacak ve insanlığın başına bela olacaktır” diyerek büyük bir diktatörün geldiğini öngörmesi, 1938’de  2. Dünya Savaşı için “Bu sene savaş çıkmayacak ama gelecek seneden korkunuz. Dikkatli olmalı, gelecek sene şüphelidir.” sözü  ve yine 1930’lu yıllarda  “60 yıl sonra Rusya 60 parça olacak” demesi dünya siyaseti ile ilgili yaptığı nokta atışlarındandır.    Bazı sözleri vardır ki her döneme özellikle bugünlere fazlasıyla uymaktadır     “Basın hiçbir şekilde tahakküm altına alınamaz.” sözünü daha 1923’te söylemişken son yıllarda karşılaşılan yayın yasakları ne büyük bir çelişki ama…

1927 yılındaki “Şuna emin olmalısınız ki bugün başına şapka giyen, sakalını bıyığını tıraş eden, smokin ve frakla toplum hayatımızda yer alanların çoğunun kafalarındaki zihniyet hala sarıklı ve sakallıdır.” sözlerini bugün bizzat yaşıyor olmamız içler acısı bir durum değil de nedir?    “Bu söylediklerimin gerçek olduğu gün, senden ve bütün çağdaş insanlıktan dileğim şudur. Beni hatırlayınız.” demiş bugünü aydınlatan Atam. Ben de en önemli öngörülerinden biri Gençliğe Hitabe olan Ulu Önderimize cevabımı okuduğum bir kitabın giriş cümlesiyle vermek isterim. “Bu ülkeyi Atatürk’ün öngörüleri kurdu! Unutmak ihanettir!”

 

Dilara Peksaygılı

29/03/2017

Yorum Bırak

PAHA BİÇİLEMEZ HAZİNEMİZ

                              

Bir insanın güç kaynağı nedir? Zorluklara göğüs gerebilmek için neye tutunur? Başı sıkıştığında ona yol gösteren nedir? Nedir onu kurtaran? Bence bu soruların hepsi tek bir cevaba çıkıyor. Yıkıldığımızda tutunabildiklerimiz…

Onlar sayesinde güç toplar, onlar sayesinde tekrar inanır ve tekrar deneriz. Onların varlığıdır bize güç veren. Bazen çok yıkıcı yenilgilerle karşılaşırız. Umudumuzu yitirir, her şeyden vazgeçeriz. İçimize kapanır, kendimize duvarlar öreriz.

Kimse bizi görmesin, o yıkık halimizle baş başa kalalım isteriz. O enkazın altında ezilecek olan sadece bizler olalım. Başkaları zarar görmesin, bir umut daha sönmesin. Ama  birileri vardır ki onlar biz ne yaparsak yapalım gölge gibi arkamızdadır.

Bunlar kimi zaman ailemiz, kimi zamansa dostlarımızdır. Ne yapmış olursak olalım asla bırakmazlar bizi. Her zaman bizim arkamızdadırlar. Bizi anlar, bize iyi gelirler. Vazgeçmememiz için ikna eder, tekrar denememiz için güç verirler. Desteklerini asla esirgemezler.

Kendimizi duvarlar içine hapsettiğimizde bile o tuğlaları teker teker yıkar, bize mutlaka ulaşırlar. Bizi o karanlıktan çıkarıp aydınlıkta yerimizi tekrar bulana kadar elimizi bırakmazlar. Umudumuzun parçalanan tanelerini yılmadan toplar, bir araya getirirler. Gerektiğinde sil baştan yaratırlar her şeyi.

İşte böyleleridir bizi güçlendiren. Biriktirdiğimiz dostlarımız, sığındığımız ailemiz… Önemli olan aldığımız yaranın derinliği değil, etrafımızdaki gerçek insanların değeridir. Ve bu gerçekliğe sahip olan insanlar ne kaybederse kaybetsin, asıl kazandıkları şey paha biçilemezdir.

 

ı

 

 

 

Yorum Bırak

BABA SEVGİSİ

 

                                   

Baba figürü bir çocuğun hayatındaki en önemli şeylerden biri değil midir? Hayatımız boyunca koşulsuzca güvendiğimiz nadir insanlardan biridir baba. Kaç yaşında olursak olalım yanımızda olması güç verir bize. Küçük bir çocuk da olsak, kendi başının çaresine bakabilen bir yetişkin de olsak fark etmez. Hele ki kız çocuğuysak…

Bir kız çocuğunun güvendiği ilk erkektir baba. Karşı tarafa güven duygusu babayla gelişir bir kızda. Otoritesini kabullendiğimiz tek kişidir baba. Ne kadar büyürsek büyüyelim onun kuralları hep var olur. Ama bir gerçek daha vardır ki bizim için var olan o kurallar yalnızca bizim için esneyebilirler.

Sevgisi ise bambaşkadır babanın. Varlığı o kadar ısıtır ki içimizi yokluğu telafisi zor yanlışlara sürükleyebilir bizi. Baba sevgisinden mahrum bırakılarak büyüyen bir kız çocuğu o boşluğu başka şeylerle kapatmak isteyebilir bazen. Bu yanlış bazen o kadar ciddi bir hal alır ki hayatının akışını değiştirebilir. Bu yüzdendir ki, tüm çocuklar ama özellikle kız çocukları için büyürken baba sevgisini almak her şeyden önemlidir.

Bir baba için kızı ona altın tepside sunulan bir değerdir aslında. Ama içler acısı bir durum daha vardır ki bazı babalar onu hor görmeyi tercih ederler. Değer vermek bir yana bazen insan yerine bile koymazlar. Ne eğitim, ne çalışma, ne sosyal yaşam… Hiçbir hakkı olamaz kızların onların gözünde. Baba ne isterse onu giyer, ne kadar isterse o kadar okur, ve baba kimi isterse ona eş olurlar.

Ne büyük bir trajedidir ki ülkenin bir yarısında hala süregelen olaylardır bunlar. İster doğu, ister batı, ülkenin neresinde yaşarsa yaşasın değişemez bir kız çocuğunun hakları. Bizler, burada babalarının prensesleri olarak büyürken, bir yerlerde bırakın prensesliği, köle muamelesi gören kardeşlerimizin olması yakmaz mı canımızı?

Ne büyük çelişkidir ki bir baba, kızının hayatını iyi yönde de kötü yönde de etkileyebilecek güce sahiptir.. Umarım bir gün bu çelişki ortadan kalkar ve tüm kız çocukları hak ettikleri yaşama sahip olurlar.

                                                                                   Dilara Peksaygılı

                                                                                      02/03/2017

Yorum Bırak

ANNE

                                                             

Annem yanımda olsun, bana bir şey olmaz…

Bir bebeğin anneyle ilk bağı daha bir embriyo iken başlamaz mı?  Daha etrafın bile farkında değilken bağlandığımız ilk kişidir anne. Onun korumasında gelişir, öyle açarız hayata gözlerimizi. Hiçbir derdimizi anlatamıyorken bile o anlar bizi. Hayattaki en büyük dayanağımızdır o.

İlk adımlarımızı atarken annedir bize güven veren. Arkamızda olduğunu bildiğimizdendir cesaretimiz. Düşsek bile annemiz olur bizi kaldıran. Canımız yandığında onun içi yanar, bizden daha fazla çeker o acıyı. Biz ağladığımızda o da ağlar. Ama içine akıtır gözyaşlarını biz daha fazla üzülmeyelim diye.

Bizi ilk hissettiği andan itibaren koruma içgüdüsüyle dolar. Sanki ellerinde bir cam parçası tutuyormuş da kırılmasından korkuyormuş gibi. Kimi zaman bu cam ayna olur ona. Yansımasını görür her baktığında. Kimi zamansa hafif oynar o cam. Oynar ve keser elini. İşte o zaman canı çok yanar annenin. Evladının verdiği acının yoktur tarifi. Yaşamadan anlayamaz hiçkimse. Ne kadar üzsek de incitsek de kıyamaz anne. Pamuklara sarar bizi kalbinde.

Annedir bizim ilk öğretmenimiz. Onunla başlarız hayatı öğrenmeye. Tökezlesek bile yılmaz, gerekirse en başından öğretir anne. Koşulsuz sevgiyi ilk ondan öğreniriz mesela. Ne yaparsak yapalım, onu ne kadar incitmiş olsak bile vazgeçemez bizi sevmekten. Hatalarımıza rağmen bizi ilk affedecek kişidir anne. O yanımızdayken güç buluruz.

O yokken katlanamayız her şeye. Bir anda kırılır, parçalara bölünürüz. O gittiğinde bir parçamızı da beraberinde götürür. Sol yanımızın yarısıdır ona eşlik eden. O gittikten sonra tamamlanamayız hiçbir zaman.

İşte bu yüzden annemizle geçirdiğimiz her an birbirinden değerli olur bizim için. Çünkü hissettiremesek de biliriz ki annedir bizi koruyan, güçlendiren, iyileştiren, tamamlayan… O yanımızda olduğu sürece biz tamamızdır ve biliriz ki o yanımızda olduğu sürece bize hiçbir şey olmaz.

 

 

 

Dilara Peksaygılı

06/02/2017

Yorum Bırak

BİR MUSTAFA KEMAL GÖRDÜM

 

Öğrenim hayatımız boyunca bize öğretilen Atatürk kimdir? Cumhuriyetimizin kurucusu, Anafartalar kahramanı, gelmiş geçmiş en cesur ve en zeki askerlerden biri, başöğretmenimiz, ömrünün çoğunu cephede geçirmiş bir kahraman. Ama benim merak ettiğim Atatürk’ten ziyade Mustafa Kemal’di. Sevinçleri, hüzünleri, hayal kırıklıkları, umutlarıyla insan olan Mustafa Kemal… Ve ben onu da çok sevdim.

Hayvanları ve doğayı çok seven bir Mustafa Kemal gördüm. Aldığı tüm olumsuz yanıtlara rağmen bozkır olan Ankara’da yoktan bir çiftlik var etmek için direten, “Verimli toprakta herkes çiftlik kurar, ben senin işe yaramaz dediğin bu çorak ve kurak toprakta da çiftlik kurulabileceğini göstereceğim.” diyen ve bugünkü Atatürk Orman Çiftliği’ni kuran. Hasta atını son kez severken giydiği eldivenlerini hatıra olarak saklayan…

Kibirsiz, mevkiini özel işleri için kullanmayan, kendini milletten saklamayan bir Mustafa Kemal gördüm. Manevi kızının makam arabası ile arkadaşına gittiğini görüp çok sinirlenen, arabayı geri çevirten ve “Her aklına esen buradan araba alıp gidemez. Bu arabalar babanızın malı değil, millete aittir.” diyen. İzmir’de otelin alt katında rakı içiyor diye perdeler kapatılınca “Açın kapıları açın, ne varsa millet görsün.” deyip perdeleri açtıran. Çankaya’da askerler yemeğini yemeden yemeye başlamayan. Kendisini tanımayan kapıcıya ısrar etmeyip bir kenarda Topkapı’yı gezmek için memurların gelmesini ve kapıların açılmasını bekleyen.

Çanakkale şehitleri için her yıl mevlit okutturan, Kuran-ı Kerim’in Türkçe çevirisini yaptıran, “Laiklik nedir?” diye soran hocaya “Adam olmaktır hocam.” diye yanıt veren, Türk kadınına hak ettiği yeri vermek için herkesten çok çalışan bir Mustafa Kemal gördüm.  1922’deki Ankara Öğretmenler Toplantısı’nda kadın öğretmenlerin ayrı oturtulduğunu görünce “Sizin kendinize mi güveniniz yok, yoksa Türk kadınının faziletine mi? Bir daha böyle ayrılık görmeyeyim.” diyen.

Bir Mustafa Kemal gördüm ki savaş meydanları dışında kan görmeye dayanmayan, “Siz Cumhurbaşkanısınız, örneksiniz, Gazi Paşa’sınız, beni boşayamazsınız.” diyen Latife Hanım’a “Bütün bu söylediklerin doğru ama bir şeyi unutuyorsun ki ben önce insanım ve ben de hata yapabilirim.” diye cevap veren.

“Doğuşumdaki tek fevkaladelik Türk olarak dünyaya gelmemdir.” diyecek kadar mütevazi ve milliyetçi olan. Cumhuriyet’in 12. yılı için hazırlanan pankartları görünce birçok cümlenin üzerini çizen ve “Atatürk bizden biridir.” yazan bir Mustafa Kemal gördüm. Asker Atatürk’e saygım sonsuz, ama ben her şeyiyle insan olan Mustafa Kemal Atatürk’ü çok sevdim.

 

                                                                           Dilara Peksaygılı / İzmir

                                                                                   10/01/2017

Yorum Bırak

Seksenler

                                           

Kaç kişi merak eder geçmişi? Kaç kişi öğrenmek ister o çocukken, belki de daha doğmamışken insanların neler yaşadığını? Yaşam şartlarının ne olduğunu, insanların hangi zorluklarla baş etmek zorunda kaldığını… Peki ne yapar öğrenmek için? Kitap mı karıştırır? O zamanları görmüş insanlara mı sorar? Nasıl giderir merakını? Eğer tarihe meraklı değilse çok büyük bir ihtimalle hiçbir şey yapmaz. Öylece merak ettiğiyle kalır.

Ben şahsen küçüklükten beri tarihe pek bir meraklıydım. Annemin de merakı ve ilgisi sayesinde merak ettiğim birçok şeyin cevabını alabiliyordum. İlkokul yıllarımın sonuna doğru Cumhuriyet Tarihi ve sonrasına ayrı bir ilgim vardı. İşte tam o zamanlarda yeni bir dizi girdi hayatıma. Seksenler.

Benden önce annemin ilgisini çekmişti, yani ben onun sayesinde başlamıştım izlemeye. Onun çocukluk yıllarını anlatması gözümde daha çekici kılmıştı bu diziyi. Başlarda çok garip gelmişti. Neredeyse kimsede arabanın olmaması, insanların kaset doldurtmak için plakçılara gitmesi, evine telefon alabilmek için sıraya girmesi, evlerde siyah beyaz televizyonların olması, kıyafetlerin farklılığı, banyo günü olması, televizyonda sadece tek kanal olması, farklı bölgelerden olmalarına rağmen tek yürek yaşayan insanlar…

Ama hepsinden çok şaşırtan tek bir şey vardı. İhtilal. 12 Eylül 1980. Sabah, dün bıraktığın ülkeye uyanamadığın günün tarihi. Her sokakta askeri araçlar, her köşede askerler, insanların korkusu, yakılan kitaplar, evlerin aranması, savunduğu fikirler yüzünden içeri alınan yüzbinler, idam edilenler, işkenceden ölenler, komutanın verdiği sayı tutmuyor diye tek suçu sokağa çıkmak olduğu halde toplananlar.

İzlerken sorduğum tek bir soru vardı. Neden? İnsan okuduğu kitap yüzünden neden gözaltına alınır? Ya askerler… Onların kalbi yok muydu? Onların da aileleri, arkadaşları, sevdikleri vardı elbet. Her şeyden önce onlar da birer insandı. Türkiye’nin bir dönemini daha on yaşındayken bir diziden öğrendim ben. İnsanların birbirine olan desteğiyle onca acının dinebildiğini. Yaşadığım dönemde değil de seksenlerde gördüm ben bunu. Tüm mahallenin tek bir aile gibi olmasını, ne olursa olsun birbirine kenetlenmesini. Bütün duyguların olağanca sıcaklığıyla yaşanmasını. Bilgiye ulaşmanın hiç kolay olmamasına rağmen mutlu olmalarını.

Acısıyla tatlısıyla ne güzel günlermiş ama. Acaba bizden sonraki nesiller de bugünler için aynı şeyleri söyleyebilecek mi? Umarım bizler de onlara güzel anılar bırakabiliriz.

 

                                                                                               Dilara Peksaygılı / İzmir

                                                                                                       07/01/2017

 

Yorum Bırak

ÖĞRENİRİZ

ÖĞRENİRİZ-

Öğrenim hayatı yalnızca okulla mı sınırlıdır? Okul hayatımız bitince her şeyi öğrenmiş mi oluruz? Cevap olarak kimisi “evet” der kimisi “hayır”. İki taraf da bir yere kadar kendince haklıdır. Ama evet diyenlerin atladığı çok önemli bir şey vardır. Asıl okulumuz doğumdan ölüme kadar devam eder. Hayatımızdır o süreç, yaşadıklarımızdır.

Gözlemleriz… İnsanların ne kadar sahte olduğunu. Çıkarları uğruna ne kadar değişip alçalabileceklerini. İki yüzlü olmayı artık bir alışkanlık haline getirmelerini. Var olduğuna inandığımız birçok değerin zamanla bir hiçe dönüştüğünü…

Fark ederiz… Vazgeçilmez olduğunu düşündüğümüz bir çok şeyin aslında bir dakikamızı bile harcamaya değmediğini. Her anımızın ne kadar kıymetli olduğunu. Kimse için kendimizi yıpratmamamız gerektiğini. İnsanların kendi bildiğinden yanlış bile olsa dönmediğini…

Öğreniriz… Karşımızdaki kişinin ne hissettiğimizi hiç önemsemediğini. Bizi kırıp kırmayacağını düşünmeden aklına geleni söyleyebildiğini. Şu koca dünyada yapayalnız olduğumuzu. Bize, bizden başka kimsenin yardım edemeyeceğini. İnsanoğlunun kendi bencilliğinde boğulmaya mahkum olduğunu….

Nefes aldığımız sürece savaşmak zorunda olduğumuzu. Kendimizi korumak için hep tetikte olmamız gerektiğini. “İnsanoğlu çiğ süt emmiş.” lafının ne kadar doğru olduğunu. Kimsenin kimseyi önemsemediğini. Kimseye güvenemeyeceğimizi. Hayatın bir okul, yaşadıklarımızınsa en büyük sınavımız olduğunu.

İşte asıl öğrenim budur. Hayat denen bu savaşta gözlemlediklerimiz, fark ettiklerimiz, öğrendiklerimiz… Bazılarımız pes eder, yıkılır, bazılarımızsa ne yaşarsa yaşasın dimdik ayakta kalır.

Hangi tarafta olacağını insan kendi belirler. Pes etmek de bir tercihtir, ayakta kalmak da… İnsan bu tercihi yaparken yalnızca kendini düşünür. Ama tek bir gerçek vardır ki ne olursa olsun sonucuna yalnızca kendisi katlanmaz, seçtiği tarafa etrafındaki kişileri de sürükler.

 

 

 

 

Yorum Bırak

O IŞIK

Bundan tam seksen altı yıl öncesi. Tarih, 20 Aralık 1930. Soğuk, belki de karlı bir kış günü şehrin üstüne bir ışık düşüyor. Bu ışık sadece şehirdekilerin değil, tüm ülkenin gözünü kamaştırabilen bir ışık. Herkesin hayranlıkla baktığı, göğsü kabararak anlattığı, Türk tarihi boyunca milletin üzerine düşmüş en güzel, en özel ışık. O zamana kadar şehrin ağırladığı en özel, en anlamlı misafir.

Yazılanlara göre tüm halk onu coşkuyla karşılıyor. Herkeste bir heyecan, bir mutluluk, ama en çok da gurur. O ışıkla herkesin yüzü parlıyor, yüreği aydınlanıyor. Vatanı için canı pahasına savaşmış, tüm yaşamını milletine adamış o ışığı görmenin duygusu paha biçilemez. Tüm yürekler bir atıyor. Bu coşkuyla meydanlar dolup taşıyor. Herkes sevgisini haykırıyor.

Işık milletle selamlaşıyor ve il makamlarıyla görüşmeye geçiyor. Çekilen sıkıntıları, baş gösteren sorunları dikkatlice dinliyor. Makamlar dışında gittiği yerlerden biri de Halk Fırkası Binası. Kayıtlara göre binadan ayrılmadan önce anı defterine şunları yazıyor. “Kırklareli Vilayet Fırkası merkezimizde her sınıf halktan olan mümessillerle karşı karşıya geçirdiğimiz zaman, benim için çok kıymetli olmuştur. Samimi ve açık konuşmamız, bende unutamayacağım intibalar bıraktı.” O kıymetli elleri öpülesi ışık ne de güzel, ne de samimi dile getiriyor içinden geçeni.

Geldiği gibi hemencecik dönmüyor ışık. Bir gece kalıyor ve ertesi gün de ışığını saçmaya, halkı aydınlatmaya devam ediyor. Türk Ocağı’na gidiyor bu defa. Orada insanlarla selamlaşıp muhabbet ediyor. Türk Ocağı’ndan ayrılmadan evvel de hatıra defterine bir şeyler yazmayı ihmal etmiyor. “Kırklareli Türk Ocağı’nda çok kıymetli arkadaşlarla geçirdiğim zamanın hatırasını ölmez hislerle saklayacağım.” Bu kelimelerin döküldüğünü belirtir kaynaklar. Kaldığı iki gün boyunca halkın onun söylediklerinin üstüne konuştuğu ve büyük bir sevgiyle uğurlandığı geçer kaynaklara.

Bu yazılanların hepsi bizim geçmişimiz, tarihimizdir. Aslında tarihin tozlu raflarına kaldırılmış anılar olarak bilinir. Ama şunu da unutmamak lazım ki eğer ben böyle bir yazıyı yazabiliyorsam, o yüce ışığın Kırklareli’ye geliş tarihi unutulmuyorsa, hala bir yerlerde o zamanki coşku varsa, hala onunla atan kalpler varsa bu tarih hala yaşıyor ve yaşamaya da devam edecek demektir.

 

Yorum Bırak

BİR ŞEHRİ SEVMEK

 

Benim için bir şehri sevmek onu on bir ay özlemektir. Sadece yirmi gün için aylarca beklemektir sevmek. Aylarca oraya gideceğin günün hayalini kurmak, sevdiklerine kavuşacağın günü beklemektir. Orada olmasan bile hayalinde yaşatmaktır sevmek. Sürekli orayı düşlemek, orada geçireceğin her gününü ince ince planlamaktır. Gözünün önünde olmasa bile sürekli orada yaşamaktır. Oradaki her gününü doya doya yaşamaktır. Karışı karışına ezbere bilmektir. Her bir köşesini kafana kazımak, bir daha unutmamaktır. Her sokağında, her caddesinde, her mahallesinde ayrı anı biriktirmektir. Havasını dahi ezberlemektir. O huzuru başka yerde bulamamaktır. Oradan asla gidememektir sevmek. Fiziken olmasa bile ruhen gidememek. Aklının bir köşesinde sürekli taze tutmaktır anılarını. Hiç olmazsa anılarında yaşamaktır. İstasyon Caddesi’nin ahenginde kaybolmaktır bazen. Geceleri o rengarenk ışıkların donattığı caddede kaybolmak. Bazense tam tersi kendini bulmaktır. Caddenin sağ tarafında kalan askeriyeyi gördüğünde nöbetteki askere selam vermektir. Küçük bir çocuğun dondurmasını yerkenki  mutluluğunu görüp küçük de olsa tebessüm etmektir. Çarşının o dar sokaklarında saatlerce gezmektir. Sokakların her bir kıvrımında yeni bir şeyle karşılaşmaktır. Gezerken yorgun düştüğünde küçük bir pastaneye girip soluklanmaktır. Sadece orada bulabileceğin tatlıların tadına bakmaktır. Şehir merkezinden birazcık uzaklaştığında yoldaki ayçiçek tarlalarını görmektir. Yolda giderken o manzarayı izlemektir. Yayla Mahallesi’nin tarih kokan sokaklarında gezmektir. Eski Rum evlerinin yaşanmışlığını görmek. Eski tren yolunda bisiklete binmektir. Gelen rüzgarı doyasıya hissetmek. Alışveriş için girdiğin her dükkanda esnafın Trakya şivesini duyup gülümsemektir. Yazın o kavurucu sıcağında bile geceleri serin serin uyumaktır. Denk gelir de kışın gidersen İzmir’de göremediğin karı görmektir. Sokakların beyaza bürünmesini, çocukların neşeyle oyun oynamasını izlemektir. En çok da insanını sevmektir. O sıcakkanlılığı hissetmek, güvende olduğunu bilmektir. Baba ocağından ayrı olmana rağmen ana kucağının sevgisini iliklerinde hissetmektir. Kaç yaşında olursan ol bir yanının hep orada olacağını bilmektir bir şehri sevmek.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorum Bırak
Araç çubuğuna atla