İçeriğe geç

Etiket: ATATÜRK

ATATÜRK VE GENÇLİK

                                           

19 Mayıs 1919. Karanlığa terkedilmiş bir milletin minik bir mum ışığıyla başlayan aydınlığa kavuşma mücadelesinin ilk adımı. Arkalarından gelen nesiller huzura, barışa, güvene, aydınlığa kavuşsun diye bir neslin bilerek ateşe yürüdüğü destansı kurtuluşun başlangıcı.

Bu kurtuluş uğuruna milletin her kesiminden insanı yüreklendiren, attığı emin adımlarla onlara güven veren o yürekse en kıymetlisi…

Öngörüleriyle geçeceğimiz yolları aydınlatan, ortaya koyduğu cesaretle tüm dünyaya örnek olan, adı her zaman saygıyla anılan kudretli kumandan. Hayatını bu kurtuluşa adayan, çorak bir toprağı yeniden canlandıran, çıkan zorluklarla yılmadan çarpışan ve en sonunda bu cennet vatanı bizlere miras bırakan kahraman.

Belki de onca yokluğa rağmen çok genç yaşta büyük şeyler başarmasındandı gençliğe karşı tükenmek bilmeyen umudu.

“Her şeye rağmen muhakkak bir ışığa doğru yürümekteyiz. Bende bu imanı yaşatan kuvvet yalnız aziz memleket ve milletim hakkındaki sevgim değil, bugünün karanlıkları içinde sırf vatan ve hakikat aşkıyla ışık aramaya çalışan bir gençlik görmemdir.” Geleceğe açılan yolların karanlık olduğu bir dönemde tereddüde  yer vermeden böylesine inançlı konuşması onu yüreklendiren asıl şeyin Türk gençliğinde gördüğü memleket aşkı olduğunun muazzam bir kanıtıdır.

Kendisine uzun yaşamaya çalışmasını, aksi halde eserinin yıkılabileceğini söyleyenlere “Unutmayınız ki Mustafa Kemaller yirmi yaşındadır.” diyerek arkasından büyük bir gençlik ordusunun geldiğini vurgular. Atatürk’e göre gençliğin ölçüsü yalnızca yaş değildir. İlkelere ve inkılaplara olan bağlılık bu ölçümdeki en baş kriterlerdendir. “Benim nazarımda yirmi yaşında bir yobaz ihtiyar, yetmiş yaşında bir idealist ise zinde bir gençtir.” ‘Ey Türk Gençliği!’ hitabında da yaş sınırını aşan bir fikir, ideal gençliği var. Ama istediği ayrı idealler peşinde koşan, parçalanmış bir gençlik değildir.

Kurtuluş Savaşı sonrası, ülkenin dört bir yanından toplanan 750 civarı çocuğu yurt dışına öğrenim görmeleri için “Sizi kıvılcım olarak gönderiyorum, volkan olarak dönünüz!” diyerek uğurlamıştır. Yurt dışına yerleşip ülkesine dönmemeyi planlayan yeni nesillerse bu sözlerden bir ders çıkarmalıdır. Büyük Nutkun sonunu ‘Ey Türk Gençliği!’ diye başlayan ünlü hitabesiyle bitirmiştir ve bu söz konusu gençlik sadece o dönemde yaşayanlar değildir, aynı zamanda gelecek nesillerimizdir. “Ey Türk istikbalinin evladı!” der.

1938’in 29 Ekim’inde Atatürk hastalığı ilerlediği için Dolmabahçe’de istirahattedir. Gençler vapurla rıhtıma yaklaşıp sevinç gösterileri yaparlar. Sesleri duyan Atatürk pencere kenarında bir koltuğa oturtulur. Gösteride hep bir ağızdan Gençlik Marşı söylenmeye başlanır. Atatürk ise mırıldanır, “Bu bayramlar ve yarınlar sizindir, güle güle!”

Bilhassa yeni nesillere mirası olan “Gençliğe Hitabe” her dönemde geçerliliğini korumaktadır. “Bütün ümidim gençliktedir.” diyen bir önderin çocukları olarak içindeki fikirleri özümsemekse asli görevimizdir. Onun açtığı yoldan yürüyen gençliğin Atatürk’e cevabında da dediği gibi; “Ey Türk’ün büyük Ata’sı ! Türk gençliği olarak özgürlüğün, bağımsızlığın, egemenliğin, cumhuriyet ve devrimlerin yılmaz bekçileriyiz. Her zaman, her yerde ve her durumda Atatürk ilkelerinden ayrılmayacağımıza, çağdaş uygarlığa geçmek için bütün zorlukları yeneceğimize, namus ve şeref sözü verir; kendimizi büyük Türk ulusuna adarız.”

 

 

 

Yorum Bırak

ATATÜRK’ÜN ÖNGÖRÜLERİ

 

                                                  

“Dahi odur ki, ileride herkesin takdir ve kabul edeceği şeyleri ilk ortaya koyduğu zaman herkes ona ‘deli’ der.” Kendi sözünün en büyük örneği yine kendisi olan adam. Yaşarken deli, öldüğünde dahi diye anılan adam. Öngörüleriyle bize ışık tutan, yolumuzu aydınlatan adam. Yıllar önce söyledikleri bugün bile geçerli olan adam. Bazıları hala farkında değil ama çok haklıymışsın Atam.

“Bir gün gelecek ben, hayal zannettiğiniz bütün devrimleri başaracağım. Milletim bana inanacaktır. Bu millet gerçeği görünce arkasından tereddütsüz yürür, dava uğruna ölmesini bilir.” Yıl 1906. Osmanlı Devleti daha ayakta, ortalıkta savaşla ilgili  en ufak bir iz bile yok, ama o günden yeni Türkiye’yi görmüş biri var. Daha o günden ileride bile öngörüleriyle etrafına ışık tutacağını gösteren bir Mustafa Kemal. Bu sözünden bir yıl sonra ilk Misak-ı Milli sınırlarını çizmiş ve tek bir  yerde yanılmıştır. O da, topraklarımızdan ayrılmasına gönlünün razı olmadığı Kerkük’ü sınırlarımız içine katmış olmasıdır.    “Arkadaşlar, bana dikkat edin, sözlerime kulak verin . Osmanlı ordusu değil, Türk ordusu bir gün gelecek, Türk varlığını, Türk bağımsızlığını kurtaracaktır. İşte aslı o zaman sevineceğiz. Gurur duyacağız. İşte o zaman Türk ordusu görevini yapmış olacaktır.” Sekiz yıl öncesinden kafasında Kurtuluş Savaşı’nın olduğunu sözleriyle dile getiriyorsa ve 1923’te  “Devletin esasını Cumhuriyet prensiplerine göre hazırlamak lazım.” diyorsa ülkemizin altyapısını Atatürk’ün öngörüleri oluşturmuş demektir.

Erzurum Kongresi sırasında Mazhar Müfit Kansu’ya  : “Tarih koy önce, şimdi yaz bakalım. Zaferden sonra hükümet şekli Cumhuriyet olacaktır bu bir. Padişah ve hanedan için zamanı gelince gereken işlem yapılacaktır, bu iki. Tesettür kalkacaktır, bu üç. Fes kalkacak, uygar toplumlar gibi şapka giyilecektir, bu dört.” Demesinin üzerine Mazhar Müfit kalemi elinden bırakıp “Darılmayın ama Paşam hayalci yanlarınız var” deyince “Bunu zaman gösterir, sen yaz: Latin harfleri yürürlüğe girecektir, bu beş.” demiştir.

Yıllar önce hepsini harfi harfine yazdırmış ve sırasıyla gerçekleştirmiş bir dahi.

1922’de taarruz öncesi  “Hesap ediniz, 15. Gün İzmir’deyiz.” demiş ve yine kendisiyle görüşmek isteyen yabancı elçilere “Sizinle 9 Eylül 1922 ‘de Nif (Kemalpaşa) kasabasında görüşebilirim .” demiştir.

Beni şaşırtan başka bir öngörü de İngiltere Kralı ile ilgilidir.1924 ‘ te “İlk beş senede kendimiz toplayıp devrimlerimizi yaparız.2. beş senede dünyaya kendimizi tanıtırız. 3. Beş senede İngiltere kralına ülkemizi ziyaret ettiririz.” demiş, nitekim 8. Edward 1936’ da ülkemizi ziyaret etmiştir. Ve yine Atatürk 8. Edward için “Kralın Madam’a zaafı olduğunu görüyorum. Korkarım ki tahtını bu kadın yüzünden kaybedecek” demiştir ki kral tahtından feragat edip Bayan Simpson ile evlenmiştir.

Mussolini’nin ölümünden yıllar önce “ Mussolini’yi kendi milleti linç edecektir” demesi, 2. Dünya Savaşı öncesi Hitler için “Savaşı o başlatacak ve insanlığın başına bela olacaktır” diyerek büyük bir diktatörün geldiğini öngörmesi, 1938’de  2. Dünya Savaşı için “Bu sene savaş çıkmayacak ama gelecek seneden korkunuz. Dikkatli olmalı, gelecek sene şüphelidir.” sözü  ve yine 1930’lu yıllarda  “60 yıl sonra Rusya 60 parça olacak” demesi dünya siyaseti ile ilgili yaptığı nokta atışlarındandır.    Bazı sözleri vardır ki her döneme özellikle bugünlere fazlasıyla uymaktadır     “Basın hiçbir şekilde tahakküm altına alınamaz.” sözünü daha 1923’te söylemişken son yıllarda karşılaşılan yayın yasakları ne büyük bir çelişki ama…

1927 yılındaki “Şuna emin olmalısınız ki bugün başına şapka giyen, sakalını bıyığını tıraş eden, smokin ve frakla toplum hayatımızda yer alanların çoğunun kafalarındaki zihniyet hala sarıklı ve sakallıdır.” sözlerini bugün bizzat yaşıyor olmamız içler acısı bir durum değil de nedir?    “Bu söylediklerimin gerçek olduğu gün, senden ve bütün çağdaş insanlıktan dileğim şudur. Beni hatırlayınız.” demiş bugünü aydınlatan Atam. Ben de en önemli öngörülerinden biri Gençliğe Hitabe olan Ulu Önderimize cevabımı okuduğum bir kitabın giriş cümlesiyle vermek isterim. “Bu ülkeyi Atatürk’ün öngörüleri kurdu! Unutmak ihanettir!”

 

Dilara Peksaygılı

29/03/2017

Yorum Bırak

BİR MUSTAFA KEMAL GÖRDÜM

 

Öğrenim hayatımız boyunca bize öğretilen Atatürk kimdir? Cumhuriyetimizin kurucusu, Anafartalar kahramanı, gelmiş geçmiş en cesur ve en zeki askerlerden biri, başöğretmenimiz, ömrünün çoğunu cephede geçirmiş bir kahraman. Ama benim merak ettiğim Atatürk’ten ziyade Mustafa Kemal’di. Sevinçleri, hüzünleri, hayal kırıklıkları, umutlarıyla insan olan Mustafa Kemal… Ve ben onu da çok sevdim.

Hayvanları ve doğayı çok seven bir Mustafa Kemal gördüm. Aldığı tüm olumsuz yanıtlara rağmen bozkır olan Ankara’da yoktan bir çiftlik var etmek için direten, “Verimli toprakta herkes çiftlik kurar, ben senin işe yaramaz dediğin bu çorak ve kurak toprakta da çiftlik kurulabileceğini göstereceğim.” diyen ve bugünkü Atatürk Orman Çiftliği’ni kuran. Hasta atını son kez severken giydiği eldivenlerini hatıra olarak saklayan…

Kibirsiz, mevkiini özel işleri için kullanmayan, kendini milletten saklamayan bir Mustafa Kemal gördüm. Manevi kızının makam arabası ile arkadaşına gittiğini görüp çok sinirlenen, arabayı geri çevirten ve “Her aklına esen buradan araba alıp gidemez. Bu arabalar babanızın malı değil, millete aittir.” diyen. İzmir’de otelin alt katında rakı içiyor diye perdeler kapatılınca “Açın kapıları açın, ne varsa millet görsün.” deyip perdeleri açtıran. Çankaya’da askerler yemeğini yemeden yemeye başlamayan. Kendisini tanımayan kapıcıya ısrar etmeyip bir kenarda Topkapı’yı gezmek için memurların gelmesini ve kapıların açılmasını bekleyen.

Çanakkale şehitleri için her yıl mevlit okutturan, Kuran-ı Kerim’in Türkçe çevirisini yaptıran, “Laiklik nedir?” diye soran hocaya “Adam olmaktır hocam.” diye yanıt veren, Türk kadınına hak ettiği yeri vermek için herkesten çok çalışan bir Mustafa Kemal gördüm.  1922’deki Ankara Öğretmenler Toplantısı’nda kadın öğretmenlerin ayrı oturtulduğunu görünce “Sizin kendinize mi güveniniz yok, yoksa Türk kadınının faziletine mi? Bir daha böyle ayrılık görmeyeyim.” diyen.

Bir Mustafa Kemal gördüm ki savaş meydanları dışında kan görmeye dayanmayan, “Siz Cumhurbaşkanısınız, örneksiniz, Gazi Paşa’sınız, beni boşayamazsınız.” diyen Latife Hanım’a “Bütün bu söylediklerin doğru ama bir şeyi unutuyorsun ki ben önce insanım ve ben de hata yapabilirim.” diye cevap veren.

“Doğuşumdaki tek fevkaladelik Türk olarak dünyaya gelmemdir.” diyecek kadar mütevazi ve milliyetçi olan. Cumhuriyet’in 12. yılı için hazırlanan pankartları görünce birçok cümlenin üzerini çizen ve “Atatürk bizden biridir.” yazan bir Mustafa Kemal gördüm. Asker Atatürk’e saygım sonsuz, ama ben her şeyiyle insan olan Mustafa Kemal Atatürk’ü çok sevdim.

 

                                                                           Dilara Peksaygılı / İzmir

                                                                                   10/01/2017

Yorum Bırak

O IŞIK

Bundan tam seksen altı yıl öncesi. Tarih, 20 Aralık 1930. Soğuk, belki de karlı bir kış günü şehrin üstüne bir ışık düşüyor. Bu ışık sadece şehirdekilerin değil, tüm ülkenin gözünü kamaştırabilen bir ışık. Herkesin hayranlıkla baktığı, göğsü kabararak anlattığı, Türk tarihi boyunca milletin üzerine düşmüş en güzel, en özel ışık. O zamana kadar şehrin ağırladığı en özel, en anlamlı misafir.

Yazılanlara göre tüm halk onu coşkuyla karşılıyor. Herkeste bir heyecan, bir mutluluk, ama en çok da gurur. O ışıkla herkesin yüzü parlıyor, yüreği aydınlanıyor. Vatanı için canı pahasına savaşmış, tüm yaşamını milletine adamış o ışığı görmenin duygusu paha biçilemez. Tüm yürekler bir atıyor. Bu coşkuyla meydanlar dolup taşıyor. Herkes sevgisini haykırıyor.

Işık milletle selamlaşıyor ve il makamlarıyla görüşmeye geçiyor. Çekilen sıkıntıları, baş gösteren sorunları dikkatlice dinliyor. Makamlar dışında gittiği yerlerden biri de Halk Fırkası Binası. Kayıtlara göre binadan ayrılmadan önce anı defterine şunları yazıyor. “Kırklareli Vilayet Fırkası merkezimizde her sınıf halktan olan mümessillerle karşı karşıya geçirdiğimiz zaman, benim için çok kıymetli olmuştur. Samimi ve açık konuşmamız, bende unutamayacağım intibalar bıraktı.” O kıymetli elleri öpülesi ışık ne de güzel, ne de samimi dile getiriyor içinden geçeni.

Geldiği gibi hemencecik dönmüyor ışık. Bir gece kalıyor ve ertesi gün de ışığını saçmaya, halkı aydınlatmaya devam ediyor. Türk Ocağı’na gidiyor bu defa. Orada insanlarla selamlaşıp muhabbet ediyor. Türk Ocağı’ndan ayrılmadan evvel de hatıra defterine bir şeyler yazmayı ihmal etmiyor. “Kırklareli Türk Ocağı’nda çok kıymetli arkadaşlarla geçirdiğim zamanın hatırasını ölmez hislerle saklayacağım.” Bu kelimelerin döküldüğünü belirtir kaynaklar. Kaldığı iki gün boyunca halkın onun söylediklerinin üstüne konuştuğu ve büyük bir sevgiyle uğurlandığı geçer kaynaklara.

Bu yazılanların hepsi bizim geçmişimiz, tarihimizdir. Aslında tarihin tozlu raflarına kaldırılmış anılar olarak bilinir. Ama şunu da unutmamak lazım ki eğer ben böyle bir yazıyı yazabiliyorsam, o yüce ışığın Kırklareli’ye geliş tarihi unutulmuyorsa, hala bir yerlerde o zamanki coşku varsa, hala onunla atan kalpler varsa bu tarih hala yaşıyor ve yaşamaya da devam edecek demektir.

 

Yorum Bırak
Araç çubuğuna atla